23 Aralık 2012 Pazar

Kaderini Sev, Belki Seninki En İyisidir





Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.
Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye.
"Ol" der Tanrı. Güneş oluverir. Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur. Rüzgâr alır götürür bulutu, rüzgârın oyuncağı olur.
Rüzgâr olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı. Rüzgâr her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur. Her şey karşısında eğilir.
Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar.
Ordan esen burdan eser, kaya bana mısın demez! Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir.
Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı. Sırtında bir acı ile uyanır.
Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.

Friedrich Nietzsche

21 Aralık 2012 Cuma

Duyular Birer Yanılgı Mı?





''Mavi nedir?'' diye sorsam, ''Okyanusların rengidir.'' diyebilirsiniz.
''Peki ya kırmızı?'' desem, ona da ''Kanımızın rengidir.'' dersiniz.
''Ağaç ne renktir.'' diye sorsam, şüphesiz ''Yeşildir.'' diyeceksiniz.

Peki ya ben, sizin ağacın yapraklarında gördüğünüz rengi, kanımda görüyorsam?
Hayatım boyunca sizin yeşil olarak gördüğünüz rengi kırmızı olarak görüyor ama ona yeşil diyorsam?
Peki ya hepimiz farklı görüyorsak?
Farklı görüyor ama aynı isimleri kullanıyorsak?

Renkleri bir başkasından öğrenmedik, sadece insanların kullandıkları ortak isimleri biliyoruz. Ve bir deniz manzarası göründüğünde herkes ''Mavi.'' diyor, ama bu herkesin aynı rengi gördüğü anlamına gelmez.

Şimdi biraz hayal edin, arkadaşınızın bir ağacı size göre normal olmayan bir renkte gördüğünü, ama sakın unutmayın size anormal gelen bu durum onun için normal olabilir, çünkü o hayatı boyunca ağacı o renkte gördü. Onunla aynı şekilde baktığınızdan nasıl emin olabilirsiniz?

Hiçbir rengin adını bilmeyen bir insan düşünün.
Ya da gözleri görmeyen birini...
Ona kırmızıyı nasıl anlatırsınız?




Kavramak ile inanmak arasında dolaysız ilişkiler olmalıdır.
Bir mucizenin gerçek olduğuna inanmamız için öncelikle bu mucizenin gerçekleştiğine kesinlikle ikna olmamız gerekir.
Tarihte kayıtlı olduğunda ise, şaibeli tüm diğer tarihsel olgulardan bir farkı kalmaz benim için.

Bir mucizenin hakikatine ikna olabilmem için, sizin mucize dediğiniz olayların doğa yasalarına mutlak anlamda zıt olması gerekir.Ancak sezgilerime göre bu mümkün değildir; çünkü doğa yasalarından birinin ihlali demek, bütün hepsinin ihlali demektir.Benim açımdan mucize, aslında açıklamakta güçlük çekilen şeydir.

Yine de benim en çok hoşuma giden, genişliği 50 metre tutmayan Ürdün Nehri'ni geçebilmek için bir mucizeye ihtiyaç duyulmasıdır.
Eriha'nın surlarının boru sesiyle yıkılması da bir o kadar ilginçtir.
Peki, Güneş tepedeyken ve dünya dönüyorken Yeşu'nun Güneş'e dönmemesi için verdiği emri bugünkü uzay bilginizle nasıl yorumluyorsunuz?

Sizin en azından bana açıklamanızı umduğum şey, Hakimler(Judges) Bölümü'nün ikinci kısmının 19. ayetidir.Burada Yahuda'ya eşlik eden Tanrının zafer kazanamayacağı, çünkü düşmanların demirden cenk arabaları olduğu söylenir.
Nasıl olur da Güneş'i durduran, doğa akışını defalarca değiştiren Tanrı, kendi halkının düşmanlarının üstesinden gelemez.

Bana şunu da açıklamalısınız ki, ağaçsız bir ülkede, Samson ormanlarda yaşayan üçyüz tilkinin kuyruğuna meşaleler bağlayarak Filistinlilerin ekinlerini nasıl ateşe verebildi?
Bir eşek çenesiyle bin Filistinliyi nasıl öldürdü?

Gözleri açık uyurken, çirkef bir kırlangıç tarafından kör edilen Eyub hakkında, şeytanın boynunu burduğu yedi kocalı kadın hakkında ve bir balık safrasıyla körlerin gözünün açılması hakkında da sizden aynı açıklamaları bekleyeceğim.

Bir balinanın karnında üç gün kapalı kalan Yunus'un hikayesi de bir o kadar ilginç değil mi? Benzer bir hayvanın göğsünde tutsak edilen ama daha becerikli olduğundan balinanın karaciğerini pişirip yeme fikri aklına gelen Herkül'ün hikayesi bariz biçimde kopya edilmemiş mi?

Peki ya İsa Lazar'ı diriltirken ve bu yetkiyi bizzat Tanrı'dan alıyorken, Lazar o esnada nerede durmaktaydı?

Söyleyin bana, yalvarırım, kutsal bir kitapta bütün bunların işi ne?

Tanrı ve Asansör


Bir düşünce deneyi için yıldızlardan ve bütün büyük kütleli cisimlerden uzakta, geniş bir boşluk düşünelim.
Evrenin bu parçasında kendisine göre hareketsiz olan herşey daima hareketsiz kalacak ve düzgün hareket eden şeyler de sonsuza dek düzgün doğrusal hareketlerini sürdürecekler.
Bu seçtiğimiz referans sisteminde kocaman bir asansör olduğunu düşünün.
Asansör bir halata bağlı ve yukarıya doğru Tanrı tarafından, seçtiğimiz referans sistemine bağlı olarak sabit ve sonsuza değin süren bir kuvvet ile çekiliyor.
Yani asansör ve içerisindeki herşey, düzgün değişen bir hızla yukarıya doğru hareket ediyor.

Asansörün içerisinde çok zeki bir adam var.
Adama göre etraftaki herşey hareketsizdir.
Asansörün ivmesi sabit olduğundan, adam asansörün yukarı doğru hareket ettiğinin farkında değildir.
Ona göre içinde bulunduğu bu kapalı ortam durağandır.

Düzgün hızlanan bir aracın içerisindeyken, eğer üzerinde gittiğiniz yol mükemmel pürüssüzlükteyse hareket ettiğinizin farkında olmazsınız, tıpkı bunun gibi.

Bu adam asansörün bir halata bağlı olduğunu ve dışarıda bir varlık tarafından yukarıya doğru çekildiğini farkedemez.
Dışarının nasıl bir yer olduğunu tahayyül etmesi mümkün değil.
Çünkü asansörün dışını göremez.
Tıpkı bizim dünyanın hareketlerini hissedemiyor oluşumuz gibi.
Asansörün içerisindeki adam da asansörle aynı hızda yukarı çıkmaktadır.
Yani asansöre göre hızı ''sıfır''dır.

Bir süre sonra adam, asansörün içerisinde serbest bıraktığı herşeyin zemine düştüğünü farkeder.
Elindeki beyzbol topunu defalarca serbest bırakır ve her seferinde beyzbol topu zemine düşer.
Peki asansörün içinde gerçekte ne olur?
Nesnelerin zemine düşmesinin sebebi nedir?
Adam olan biteni açıklamaya çalışır.
Hemen kafasında denklem dizileri belirmeye başlar.
Kafasına elma düşmeye kalmadan, zeminde birşeylerin nesneleri kendine doğru çektiğini keşfeder.
Ama sonra aklına şu soru gelir, nesneler etki ile hareket eder, tepki ile değil.
O halde düşen bir beyzbol topunu iten şey nedir?
Adam buna anlam veremez.
O halde ''Yer çekimsel çekim kuvveti'' diye birşey olmalıdır der.
Ona göre bu olay evrenin(Asansör) mükemmel dizaynının bir parçasıdır, bir çeşit sihirdir.
Yer çekimi denen hayali bir kuvvetin, nesneleri asansörün zeminine doğru çektiğini kabul eder.
Asansörün ivmesi, ona zeminin uyguladığı bir çekim kuvveti gibi gelecektir.
Adam zeminde bir çeşit büyü olduğunu ve burada kavrayabileceğinin çok ötesinde birşeylerin var olduğunu sezer.

Bir ara, içinde bulunduğu bu ortamın neden düşmediğine şaşırsa da, gayet mantıklı olarak bu kapalı ortamın bir yere asıldığı için hareketsiz kaldığı sonucuna varacaktır.

Ama aslında bunun, zemindeki mistik çekim gücüyle felan alakası yoktur.
Yani yer çekimsel çekim kuvveti diye birşey yoktur.
Asansör hızla yukarıya doğru hareket ettiğinden, asansörün içindeki herşey zemine doğru itilmiş gibi olur.
Beyzbol topu düşer, çünkü boşluktayken asansörün ivmesinden kurtulur.
Ama adam ayaklarının üzerinde durmaya devam eder, çünkü asansörle aynı ivmeye sahiptir.
Asansör aynı ivmeyle yukarıya çıkmaya devam eder, ancak beyzbol topu aynı yönde bir ivmeye sahip değildir artık.
Adamın bulduğu denklemler kusursuz şekilde birbiriyle uyuşmaktadır.
Ancak yanıldığının farkında değildir.

Problemi bir adım öteye taşıyalım.

Adam, hayali bir koordinat sisteminin x ekseni üzerinde -x yönünde atılan bir merminin yere doğru yaklaşan hareketini gözlemledikten sonra teorisinden artık şüphe etmeyecektir.
Buna da serbest düşme adını verecek ve bir dizi formülle doğruluğunu kanıtlayacaktır.

''Bir h yüksekliğinden düşey yönde serbest bırakılan beyzbol topu ile aynı h yüksekliğinden ileriye doğru fırlatılan beyzbol topu, aynı t sürede aynı h' yüksekliğinde olacaktır.Bu, başta adamın ön sezilerine aykırı gelse de, sonraları bunun da nedenininin yerçekimi denen gizemli kuvvet olduğuna kanaat getirecektir.''

Atılan top, işeyen bir adamın idrarı gibi bir rota izleyecektir.
Adama göre bu da yerçekimi etkisiyle meydana gelmektedir.
Ancak adam burada da yanılmaktadır.
Çünkü o top asansörün dışından atılmış gibi olacaktır.
Ve asansör yukarıya doğru sabit hızla hareketini sürdürdüğünden beyzbol topu, asansör içerisinde çekim etkisiyle aşağıya doğru gidiyormuş gibi görünür.
Oysa top düz gidiyordur.
Topun asansöre girdiği nokta ile çıktığı nokta arasında bir zaman dilimi geçmiştir.
Bu zaman diliminde asansör de yukarıya doğru hareketini devam ettirmiştir.
Top havada ilerlerken, asansör de yükselmeye devam ediyor.
Topun hareketinin başladığı noktanın yüksekliği ile bittiği noktanın yüksekliği asansör için aynı değildir.
Dolayısıyla asansörün yukarıya doğru hareketi adamı yanıltmıştır.

Bunu şöyle izah edebiliriz.
Bir inşaat alanındasınız ve elinizde fırlatıldığında en azından ilk 3 metreyi dümdüz giden bir mermi olsun.Ama bu mermi, bildiğimiz mermilerden farklı olarak biraz daha yavaş ve etkisiz.

İnşaat alanında yukarıya doğru sabit bir hızla yükselen ön tarafı açık bir asansör olsun.
Siz asansörün tam karşısında durup silahı ateşlediğiniz anda asansör de yukarıya doğru hareket etmeye başlasın.
Mermi, bildiğiniz gibi ilk 3 metreyi kusursuz bir şekilde dümdüz gitmelidir.
Ama asansörün içindekiler merminin hareketini aşağıdaki gibi görecekler.



Aslında mermi dümdüz gitmektedir.
Merminin asansöre giriş noktasının, çıkmaya çalıştığı noktadan yüskekte olması; başka bir deyişle merminin eğimli hareket ediyor olması tamamen göreceli bir durumdur.
Dışarıdaki gözlemciye göre mermi dümdüz hareket etmekte olacaktır.
İçerideki gözlemcilere göre eğimli görünüyor olması, mermi ateşlenirken, asansörün de yükseliyor olmasındandır.

Düşünce deneyimize geri dönelim ve şu soruyu soralım:
Dışarıdan birileri gelip O'na aslında bir asansörün içerisinde olduğunu ve sandığı gibi bir yerçekimsel çekim kuvveti olmadığını, aslında dışarıda Tanrı'nın asansörü yukarıya doğru çektiğini ve tüm bu hissettiklerinin asansörün ivmesine bağlı olduğunu söylemeden, adamın bunu anlayabilmesinin bir yolu var mıdır?

Yoksa hayatının sonuna dek, zeminin mükemmel bir düzenin nadide parçalarından biri olduğunu düşünerek mi yaşayacaktır?
Bir sihir, bir hile...

Buradaki paradoks, adamın olan biteni asla göremeyecek olmasıdır.
Yani asansörün dışında bir varlık var ve bir halat ile asansörü yukarı çekiyor.
İçerideki adam bu çekişin meydana getirdiği etkileri kendi yöntemleriyle tanımlamaya çalışıyor.
Başarılı da oluyor, bulduğu kanunlar tıkır tıkır işliyor.
Asansör zemininin gizemli bir şekilde nesneleri kendine doğru çektiğini düşünüyor.
Ama bundan daha fazlasını bilemez.
Bu onun bilgisinin sınırıdır.
Bir gün, bizim bakış açımızla düşünecek dahi olsa, bu bir varsayımdan öteye gidemez.
Çünkü asansörün sabit ivmesi, sanki asansör duruyormuş gibi algılamasına neden olacaktır.

Sabit bir hızla, belli bir yönde hareket eden bir arabanın içerisinde olduğunuzu hayal edin.
Yol oldukça düz ve sarsıntısız bir yolculuk geçiriyorsunuz.
Pencereden dışarı bakmadan, hareket ettiğinizin farkında olabilir misiniz?
Dışarıdaki manzaranın gözünüzün önünden akıp geçtiğini görmeden bunu anlamanız mümkün müdür?

O halde asansörün içindeki adamın bilebilecekleri asansör kadardır.
O adam siz olun, asansör de evrenimiz olsun.
Tanıdık geliyor mu?

6 Aralık 2012 Perşembe





Hükümet icraatları sonucunda herkesin inanıp çıktığı saçmalıkların sonunun gelmeyeceğine ikna oldum. Bana uygun bir orduyla onlara sıradan insanın payına düşenden daha fazla para ve daha bol yemek sağlayacak gücü de verin, ben de otuz yıl içinde, nüfusun büyük bir çoğunluğunu, iki artı ikinin beş olduğuna, suyun ısıtıldığında donduğuna ve soğuduğunda da kaynadığına ya da devletin çıkarlarına hizmet edecek başka her türlü saçmalığa inandırayım. Elbette bu gibi inançlar oluşturulduktan sonra bile insanlar su ısıtmak için çaydanlığı buzdolabına koymayacaklardır. Suyun soğukta kaynadığı, pazar ayinlerine özgü, kutsal ve mistik, huşu içinde sözü edilecek ama günlük hayatta asla uygulanmayacak bir hakikat olacaktır. Sonunda, bu mistik doktrinin sözlü olarak inkârı yasalara aykırı kabul edilip inatçı heretikler de halk önünde ‘dondurularak’ cezalandırılacaktır. Bu resmi doktrini büyük bir hevesle benimsemeyen kimsenin öğretmenlik yapmasına ya da yetki sahibi olmasına izin verilmeyecektir. Sadece en üst düzeydeki yetkililer kendi aralarında bütün bunların ne kadar saçma olduğunu fısıldaşıp ardından da içip eğlenmeye devam edeceklerdir.

Bertrand Russell

1 Aralık 2012 Cumartesi

Occam'ın Usturası






Bu ilke, bir şeyi açıklamaya çalışan iki kuram varsa ve bunlardan biri basit /yalın bir kuram iken, diğeri gereksiz varsayımlarla dolu ise, basit olanı seçmemizi öğütler.

Bir örnek vereyim. Bir Hint efsanesine göre, dünya bir filin sırtında durmakta, bu fil de bir kaplumbağanın üzerinde bulunmaktadır.
Peki kaplumbağa neyin üzerindedir, kurbağanın mı?
Hintliler dünyanın uzayda nasıl “durduğunu” anlamak istemişler ve böyle naif bir çözüm bulmuşlar.

Başka bir izahat da şöyle olabilirdi: Dünyanın kendisini uzayda tutacak hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ne file ne de kaplumbağalara. İşte bu ikinci açıklama daha basit açıklamadır ve Occam’ın usturası uyarınca bu açıklama seçilmelidir. İlk açıklamadaki gereksiz öğeler – fil ve kaplumbağalar – bu usturayla kesilip atılmalıdır.

Bu kuramı Tanrı döngüsüne uygularsak ne olur?

Bir izahata göre, evrende var olan herşeyin bir nedeni vardır.
Öyleyse evrenin de bir nedeni olmalıdır.
Bu neden, Tanrıdır.
Ancak Tanrı doğmamıştır ve onun bir nedeni yoktur.
Evren için yürüttüğümüz akıl yürütmeyi Tanrı söz konusu olunca keseriz.
Oysa bunu devam ettirirsek, Tanrıyı da yaratan başka birşey olmalıdır.
Gördüğünüz gibi problem karmaşık öğeler içermeye başladı.

Daha basit bir izahata göre evrenin bir nedeni yoktur.
Evren kadar karmaşık bir yapıyı izah etmek için evrenden daha karmaşık bir olguyu ortaya atmak anlamsızdır.
Bizi çözüme değil, daha çok karmaşaya sürükler.

Aynı sonucu ön gören iki rakip teori arasından daha basit olanı seçmek bizi çözüme yaklaştıracaktır.

Örneğin, banyoda yere kapaklandım.

1- Ayağım kaymış olabilir.
2- Yerler ıslaktı ve sulu zeminle üst üste geldiğimde, terliğimle zemin arasında birbirine ters doğrultuda bir kayma sürtünmesi oluştu ve vücudum ataletini yendi falan filan...

Gördüğünüz gibi iki seçenek de doğrudur ama birincisi olaya daha basit bir şekilde yaklaşmıştır ve izah konusunda yeterlidir.