29 Ağustos 2012 Çarşamba




İktidar ve toplum tarafından yaşam adı verilen bu şiddet çengelinde sana biçilen rolleri oynamaktan ne zaman vazgeçeceksin? Ailede sorumluluk sahibi anne-baba, okulda başarılı öğrenci, orduda kahraman asker, iş yerinde çalışkan eleman, ülkede vergisini veren dürüst vatandaş, toplumda ahlak sahibi ve namuslu, ahirette samimi müslüman. Velhasıl kapitalist ilişkiler sistemi içinde kazanma hırsının, mülkiyet duygusun hissizleştirdiği sürekli tüketmeye, doğaya ve diğer canlılara zarar vermeye endeksli yaşamaktır aslında sana dayatılan. Devletin ve şirketlerin kontrolünde yapacakların ve yapamayacakların anayasa denen bir diktatörlük manzumesi tarafından belirlenen sistemin gönüllü bir esirisin sen.

Bütün iktidarlar kötüdür ve seni tutsak eder; aileni terket, okulu as, fabrikayı işgal et, devleti parçala, suçu ve suçluyu öv, evlenme seviş, Tanrıyı öldür, vegan ol. Bu sistemi terket, kendi ilişkiler ağını kur. İşte o zaman sistem çökecektir. Asıl isyan ve devrim o zaman gelecek ve özgürleşeceksin. Benim anarşiden anladığım budur.


Saçlarını kes, aile denilen bastırılmış zihin örgütünden kurtul, kimlik kağıdını yak, fazla ayakkabılarından kurtul, marşlardan kurtul. Sonra kendine bir bira ısmarla.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Altını Çizdiklerim





Hayatı seçin. İş bulun. İşinizde ilerleyin. Aile kurun. Büyük ekran bir televizyon alın. Çamaşır makinesi, araba, cd player, elektrikli konserve açacağı alın. Sağlığınıza dikkat edin. Kollesterolünüzü düşük tutun ve kendinize diş sigortası yaptırın. İpotekle ev alın. İyi bir ev için çalışın. Arkadaşlarınızı seçin. Hobileriniz için ayrı giysiler ve uyumlu çanta kullanın. Doğru dürüst bir çatısı olan, üç odalı pahalı bir daire kiralayın. D.I.Y’e gidin ve Pazar sabahı orada ne işiniz olduğunu düşünün. Kanepenizde oturun, televizyonun beyninizi yıkamasına izin verin, ruhunuzu o salak yarışmalara satın ve bir şeyler tıkının. Tüm bunları yaptıktan sonra intihar edin. Sırf neslinizi devam ettirebilmek için… Ürettiğiniz o sersem bebelerin ortalığa işemesini izleyin. Geleceğinizi seçin. Hayatı seçin. Ama neden böyle bir şey yapayım ki? Ben hayatı seçmemeyi seçtim. Ben başka bir şey seçtim. Neden mi? Hiçbir nedeni yok. Kim eroin bulabildiği sürece nedenleri düşünür ki?

Mark Rent-boy / Trainspotting

-------

Tuvalet kağıtlarının olduğu rafa geldim ve 92 yaşında bir kadın gördüm, en hesaplı tuvalet kağıdını arıyordu.
... İyi de herkes yapar bunu.

Tamam ama, 92 yaşındasın, yarın ölebilirsin, üç kuruşun hesabını yapmanın ne anlamı var? Yani, 92 yaşında sıçabiliyor olmak zaten muhteşem bir olay, neden en pahalı tuvalet kağıdını alıp bunu kutlamıyorsun ?

Pis Moruk İtiraf Ediyor - Charles Bukowski
 

24 Ağustos 2012 Cuma

Altını Çizdiklerim




Kendini bir giyotine, darağacına ya da elektrikli sandalyeye taparken görebiliyor musun?

İnsanoğlunun çektiği işkencelerin en kötüsü, çarmıha gerilme...

Çarmıha gerilen kadın ya da erkeğe can vermeden önce korkunç acı veren bu yöntemden cicero'nun 'iğrenc bir cezalandırma' diye söz ettiğini hatırlıyorum.

Buna rağmen günümüzde insanlar bunu boyunlarına takıyorlar, yatak odalarının duvarlarına asıyorlar ve bir işkence belgesine baktıklarını unutarak bu sahneyi dinsel bir sembolle özdeşleştiriyorlar.

Paulo Coelho

------

İntihara meyilliydim. Zaman zaman ağır bunalımlara giriyordum, kalabalığa özellikle de sıraya girip beklemeye tahammülüm yoktu. Ve hayatlarını sıraya girip bekleyerek geçiren bir toplum olmaya doğru gidiyorduk.

Havagazı ile intihar etmeyi denemiş, başarısız olmuştum. Ama başka bir sorunum da vardı. Sabahları yataktan çıkamıyordum. Nefret ediyordum yataktan çıkmaktan. Herkese "insanlığın en büyük iki icadı yatak ve atom bombasıdır." Diyordum.

Deli olduğumu düşünüyorlardı. Çocuk oyunları, ömürlerini çocuk oyunları oynayarak geçiriyordu insanlar.

Hayatın dehşetinden etkilenmeden rahimden mezara gidiyorlardı.

Sıradan Delilik Öyküleri - Charles Bukowski

------

En azından şunu öğrenmek de bir kazançtır; bir insanın bir başka insana, bir erkeğin bir kadına ya da bir kadının bir erkeğe duyabileceği o gizemli coşku kadar kişi özgürlüğünü tehdit eden başka hiçbir şey yok yeryüzünde.

Hiçbir bağ, zincir ya da demir parmaklık böylesine kesin bir kölelik içinde tutamaz seni, böylesine derin bir umursamazlığa sürükleyemez. Bu coşku adına kendini bir başkasına tümüyle vermekten kesinlikle kaçınmalısın; kendi kendini, haklarını onurunu dolayısıyla özgürlüğünü unutmak demek olur yoksa.

Suyun içinde çırpınan köpek gibi karaya ulaşmaya çalışır durursun boş yere; adını sevmek ve sevilmek koydukları bu kıyı var olmadığından horlanır, küçümsenir, düş kırıklıklarına uğrarsın. Hiçbiri olmasa bile durup dururken neden suya atlağını sorarsın kendine sonunda; kendi kendinden hoşnutsuzluk, kendinde göremediğin bir şeyi bir başkasında bulma umudu mu?

Yalnızlık, iç sıkıntısı, derin sessizlikler korkusu mu? Birine sahip olmak birine ait olmak gereksinmesi mi? Kimileri için bütün bunlar aşktır işte.

Lettera a un bambino mai nato

--------

Üç çeşit meslek varmış; mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk.
Ben ressam olmak istiyordum.
Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.
Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der?
Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre.
Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz.
Masrafı neyse veririm.
Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum.
''Bu çocuk ileride büyük adam olacak.'' gibi belirsiz bir tanımla değil!

Tutunamayanlar

-------

Erdemli adamın yolu, bencillerin insafsızlıkları ve kötü insanların zulmüyle sarmalanmıştır.

Ancak merhamet ve iyi niyet adına karanlıklar vadinde zayıf olana rehberlik eden kişi kutsanmıştır. Çünkü kardeşinin gerçek hamisi ve kayıp çocukların kurtarıcısıdır o.

Kardeşlerimi zehirlemeye ve yok etmeye çalışanlardan intikamımı mutlaka alacak ve onları büyük bir öfke ve güçle vuracağım. Senden intikam almaya geldiğimde adımın Tanrı olduğunu anlayacaksın.

Ezekiel 25 : 17



Bizi koruyan kanunlar aslında bizi can sıkıntısına mahkum etmekten başka bir işe yaramazlar.

İnsanlar dünyanın güvenli ve düzenli bir yer olması için yıllardır uğraşıyor.

Ama hiçkimse bunun ne kadar sıkıcı olduğunun farkında değil.
Bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve fişlendiğini,
nerede oturduğunun, ne yaptığının kaydının tutulduğunu düşünün.

Hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmadı, satın alınabilenler hariç.

Lunaparka gitmek gibi, film izlemek gibi.Ama bunlar sahte heyecanlar.
Dinozorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz.

Büyük bir afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırıldı.

Gerçek afet veya risk ihtimali olmadığından, gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu.Gerçek mutluluk yok, gerçek heyecan yok.Eğlence, keşif, buluş yok.

Gerçek karmaşaya ulaşamadığımız sürece, asla gerçekten huzurlu olamayacağız.
Herşey berbat bir hal almadığı sürece, yoluna da girmeyecek.

Keşfedilmemiş tek alan, elle tutulamayanların dünyasıdır.
Çok fazla kanun içinde hapsolmuş durumdayız.

Kölelerden oluşan bir jenerasyon yetiştiriyoruz.Çocuklarımıza çaresiz olmayı öğretiyoruz.




Bana, “ Annene mi tapıyorsun yoksa Tanrı'ya mı? ” diye sorsalar hiç düşünmeden “ Anneme tapıyorum. ” yanıtını veririm.

Kitaplarda yazılanlara göre benim, bu cevabımın karşılığı olarak cehennem azabı çekmem gerek.

Kendisine tapmamı bekleyen Tanrı, beni acımadan cezalandıracak.

Peki ben o soruya “ Tanrıya tapıyorum. ” yanıtını verseydim; annem beni cezalandırır mıydı?



Görgü kurallarının amaçsız ve gereksiz olduğunu söylemelerine rağmen, en basit görgü kuralını bilememekten ödleri kopuyor insanların.
İstakozun nasıl yenildiğini, güvercin yavrusunun kemiklerden nasıl ayrıldığını ve anforanın nasıl servis edildiğini öğrenmeden edemiyorlar.
Dünya, yetindiğimizden çok daha iyi bir yer olabilir.Birşeyleri örtbas etmekten daha fazlasını yapabiliriz.Bir kerecik de olsa, birşeyi herkesten daha iyi yapabilmekten vazgeçebilirsek.
Bir kez olsun kusursuz ve mükemmel olmaktan vazgeçebilirsek.



Utanç ve tiksinti dışında paylaştığımız hiçbirşey yok.
En ulvi yeminimizi tutamadık.
Utancımız kendimize yönelik, tiksintimiz ise birbirimize.
Yas alameti...
Kendimizi kurtaramadık, zayıftık...
Bütün kurallar geride kaldı ve artık önemi de yok.

Hepimiz bir günde ekspres teslimatla doğrudan cehenneme gideceğiz.

Korkunç ve baskıcı bir sistemin zavallı masum kurbanları olduğumuzu biliyorum.

Gereksiz Bilgiler




Tanınmış bir elektrikli süpürge üreticisi 1950'lerde süpürgenin dizaynını biraz geliştirmeye çalışmıştı.

Süpürge hortumunun ucundan 2-3 santim içeriye jilet gibi keskin bıçakları olan bir döner pervane yerleştirmişti.
İçeri emilen hava bıçağı döndürecek, bıçak da hortumu tıkayabilecek kumaş tiftiği, ip veya hayvan kıllarını ince ince kıyacaktı.

En azından böyle olması planlanmıştı.

Fakat olay, penisi parçalanmış bir sürü herifin hastanelerin acil servisine koşmasıyla sonuçlanmıştı.

------

Bir silah basit ve mükemmeldir, sadece tetiği geri çekersiniz.Tetik, çekici serbest bırakır ve çekiç barutu sıkıştırır.Patlama merminin sonundaki metal kısmı parçalar ve silahın namlusu patlayan barutla fırlayan metal kısmı odaklar.Bir silahın bütün yaptığı, bir yönde odaklanmaktır.Ayaktan çıkan bir top gibi, silodan çıkan bir roket gibi, ya da sperm gibi...

------

1977 yılında Amerikalı bir ürolog Napolyon Bonapart'ın iki buçuk santimetre uzunluğundaki kurumuş penisini dört bin dolara satın aldı.Rasputin'in otuz santimlik penisinin Paris'te cilalı bir kutunun içinde, kadifeden bir örtünün üzerinde durduğu tahmin ediliyor.John Dilinger'in kırk santimlik canavarının ise Walter Reed Askeri Tıp Merkezi'nde formaldehitli bir şişe içinde saklandığı rivayet ediliyor.

------



17 Ağustos 2012 Cuma





Yaşanılanlar bambaşka şekillerde vuku bulabilirdi.
Şu anda milyarlarca farklı yerde, milyarlarca farklı şey yapıyor olabilirdiniz.

Satranç, sonsuz olasılıklı bir oyundur, ama bazen yapılabilecek bir tek hamle vardır.


Odanın içerisinde bir köşeye konmuş, içinde Klor gazı bulunan kapağı açık bir tüp düşünün.
Yasalara göre düzensizlik artışı olacak ve Klor gazı odaya yayılacak.
Oysa Klor gazının odaya yayılması sadece bir olasılıktır.
Tüpün içinde kalması olasılığı, odaya yayılma olasılığından daha düşük bir ihtimaldir, ama imkansız değildir.

Püreyle salçayı karıştırırsanız, sonradan onları birbirinden ayıramazsınız.
Duman sigaranızdan çıkar ama asla geri dönmez.
Kırılan bir vazo eski haline dönemez.
Biz de geriye dönemeyiz.
Bu yüzden seçim yapmak önemlidir.

Peki yaptığımız seçimleri doğru kılan nedir?
Hasarlı boyutların bulunduğu bir evrende yaşıyorsak, yanılsama ve gerçeklik arasındaki ayrımı nasıl yapacağız?

Genç adam da bunun farkındaydı, az önce tanıştığı kadının numarasını aldı.
Bir kartvizite kırmızı mürekkepli kalemle yazılmıştı.
Fakat yalnızca on saniye sonra güzel kadını bir daha bulmamak üzere kaybetti.

Çünkü, işsiz bir Brezilyalı iki ay önce yumurta kaynatmıştı.
Hararet odada mikro-iklim yaratmış ve sıcaklığı azıcık değiştirmiş.
Böylece iki ay sonra dünyanın diğer tarafında sağanak yağmur başlamış.
O Brezilyalı işinin başında olacağına yumurta kaynatıyordu.
Yağan yağmurla birlikte mürekkep de akıp gitti.
Genç adam belki de evleneceği kadını kaybetmişti.

Bu Brezilyalı adam da konfeksiyon fabrikasındaki işini kaybetmişti.
Çünkü genç adam 6 ay öncesinde kot pantolonların fiyatlarını karşılaştırıp daha ucuz olanı almıştı.

Çin atasözünde dendiği gibi; ''Tek bir kar tanesi, bambunun yaprağını bükebilir.''

Bir milyon demir parayı aynı anda havaya attığınızı düşünün.
Hepsinin yazı gelme olasılığı vardır.
Ancak eşit bir dağılım gelme yüzdesi daha fazladır.
Fakat sonuçta elde edilecek dağılım ne olursa olsun, hepsinin tura gelmesi olasılığıyla aynı bir dağılım olacaktır.

Her olay, milyarlarca olasılıktan sadece biridir.

Sigara dumanı neden sigaraya geri dönmez hiç?
Neden moleküller birbirinden uzaklaşır?
Neden dökülen bir mürekkep damlası yeniden biçimlenemez?

Çünkü evren, dağılım gösterme eğiliminde yol alır.
Bu bir Entropi ilkesidir.
Evrenin artan bir düzensizlik konumuna geçme eğilimi.
Entropinin ilkesi, evrenin genişlemesinin bir sonucu olan zamanın tek yöne doğru akmasıyla ilişkilidir.

Dünyanın öbür ucundaki bir adamdan ne kadar uzak olduğunuzu zannediyorsunuz?
Ona dokunamıyor olmanız, onu tanımıyor olmanız, hatta öyle birinin var olduğundan dahi haberdar olmamanız, işlerinize burnunu sokmasına engel midir?

Her an seçim yaparız.
Yürümeyi seçersiniz, su içmeyi seçersiniz, kavga etmeyi seçersiniz, ölmeyi seçersiniz.

Hiçbir seçim yapmadığınız sürece herşeyi mümkün kılarsınız.

Bu duruma satrançta Zugzwang denir.
Yapılacak en iyi hamlenin, hamle yapmamak olduğu an.
Hamle sırasının sizde olması oyunu kaybettirir.
O tahtanın başında sonsuza kadar beklemeyi de seçebilirsiniz tabi.

Sonsuz olasılıklı satrançta bile seçimlerin bitmesi demektir Zugzwang.

Bazen hayatta da mevcut durumu korumak adına hamle yapmamayı tercih edebilirsiniz.

Ama seçim yapmamak da bir seçimdir.

Çünkü Mars'ın bundan iki yüz yıl sonra nerede bulunacağını tahmin edebilirsiniz, ama 2 dakika sonra başınıza neler geleceğini kestiremezsiniz.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Altını Çizdiklerim




Kilitlenmemiş tuvalet kapılarının arkasında karşılaştığınız insanlar havadan sudan konuşmaktan bıkmış insanlardır. Güvenlikten yorulmuş insanlardır. Bu insanlar bir sürü ev dekore etmişlerdir.

Bunlar sigara içmeyen, şeker, tuz, yağ ve biftek yemeyen, bronz tenli insanlardır. Bunlar sonunda kazandıkları her şeyi sadece kaybetmek için ömür boyu çalışan anne babalarını ve büyükanneleriyle büyükbabalarını görmüş insanlardır. Beslenme tüpüyle hayatta kalabilmek için bütün servetini harcayan, nasıl çiğneneceğini ve yutulacağını dahi unutan insanları görmüş kişilerdir.

Kilitlenmemiş kapıların ardında oturan bu insanlar daha büyük bir evin sorunları çözmeyeceğini çok iyi bilirler. Daha iyi bir eş, daha çok para ve daha gergin bir cildin de.

Sahip olacağın her şey, bir gün kaybedeceğin şeylerden sadece biridir.

 Tıkanma - Chuck Palahniuk

------
Televizyonu açıyorum.
Ve parlak bir gece elbisesi giymiş güzel bir kadın, başka genç ve güzel bir kadının kafasına şişeyle vuruyor.Saçı bile bozulmuyor ama kadın hafızasını kaybediyor.

Güzel kadın, hafızasını kaybeden kadını katil bir robot olduğuna ve kendisine vereceği emirleri yerine getirmek zorunda olduğuna inanmak üzere programlıyor.Katil robot yeni kimliğini öyle kolay kabulleniyor ki, insan, kadının hafızasını kaybetmiş numarası yaptığını ve aslında cinayet alemlerine dalmak için başından beri fırsat kolladığını düşünmeden edemiyor.

Gösteri Peygamberi - Chuck Palahniuk

------

Amacım insanlara anlatabilecekleri neşeli hikayeler sunmak. Beni mahkum etmeniz çok gereksizdi. Bürokrasiniz ve kanunlarımız dünyayı temiz ve güvenli bir toplama kampına çevirdi. Kölelerden oluşan bir jenerasyon yetiştiriyoruz. Öyle planlanmış vaziyetteyiz ve ince ince yönetiliyoruz ki, burası artık dünya olmaktan çıktı. Burası lanet olası bir sahil güvenlik teknesi oldu.

Tıkanma - Chuck Palahniuk

 ------

Sorun seçimlerini hep iki kötü arasında yapmak zorunda kalmandaydı ve seçimin ne olursa olsun bir parçanı daha kesiyorlardı. Kesecek bir şey kalmayana dek.

İnsanların çoğu yirmi beş yaşında mahvolmuştur. Araba süren, yemek yiyen, çocuk sahibi olan, kendilerine en çok benzeyen başkan adayına oy vermek gibi her şeyi yapılabilecek en kötü şekilde yapan götlerden oluşmuş bir toplum. ilgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama.

İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi…

Ham On Rye - Charles Bukowski

------

Siz insanlar benim bir şey hissetmemi sağlayamayacaksınız. Bana ulaşamayacaksınız bile. Ben aptal, hissiz, düzenbaz piçin tekiyim. Hikayem bundan ibaret. Eğer bir şeyler hissetmek isteseydim, lanet olası bir filme giderdim. 

Herkesin doğası sadece bir yalan. İnsan ruhu diye bir şey yok. Duygular saçmalık. Sevgi saçmalık. Yaşarız ve ölürüz. Bunun dışındaki her şey sadece hayal. Bunlar edilgin hatunların duygular ve hassasiyetlerle ilgili saçmalıkları. Sadece uydurulmuş, taraflı, duygusal zırvalıklar. Ruh yok. Tanrı yok. Sadece kararlar, hastalıklar ve ölüm var. Aşk saçmalıktır. Duygular saçmalıktır. 

Ben bir kayayım. Pisliğim. Hiçbir şeyi sallamayan bir götüm ve kendimle gurur duyuyorum.

Tıkanma - Chuck Palahniuk

------

Kırk kadının aynı binada yaşadığına rastlarsanız ve hepsi de terzi ise, orası genelevdir. Elbette pek çok düğme kopartıyorlardır; ama bu onları terzi yapmaz.

Kaçaklar ve Mülteciler - Chuck Palahniuk

------

Kızı sakinleştirmek ve dinlenmesini sağlamak için balığımın hikayesini anlatıyorum. Bu ömür boyu sahip olduğum altı yüz kırk birinci balık. Tanrının yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. O özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.

Gösteri Peygamberi - Chuck Palahniuk



10 Ağustos 2012 Cuma




Kendine inanmış bir birey olarak, beni tutuklamayı kes toplum. Beni hapsetme, bırak da ben kaçayım!
Şu öfkeli bakışlarını üzerimden çek toplum. Şu yargılama durumuna bir mola ver ve düşün ya da yok et şu sistemi!

İlk defa mı karşılaşıyorsun benim kadar sana uyumsuz biriyle? Ne olmuş yani geleneksel toplum kurallarını çiğniyorsam?
Dinin talimatı dışında yaşamamdan sanane?
Ağır ağdalı ahlak takıntım yok diye beni infaz mı etmen gerekiyor toplum?

İstemediğim bir ilişki yörüngesinde dolaşmam mı gerekiyor. Sevmediğim bir insana itaat mi etmem lazım? Benden bağımsız, benim menfaatimi savunmayan bir sisteme boyun mu eğmem gerekiyor?
Bırak yakamı toplum!

9 Ağustos 2012 Perşembe

Gereksiz Bilgiler




Önceden satın aldığınız bir ürünün fişini alıp, fişin verildiği mağazaya gidin.

Alış veriş yapıyormuş gibi gezinin ve fişinizde yazan ürünlerden birini bulun.
Sonra elinizdeki fişle beraber kasaya gidin ve bu ürünü az önce satın aldığınızı fakat bir sebepten değiştirmek istediğinizi söyleyin.
Ürünün parasını alın veya yeni bir ürün daha isteyin.
Bunu en iyi büyük mağazalarda yapabilirsiniz.

------

1. Dünya Savaşı sırasında Hitler yaya haberciydi; bir Alman siperinden diğerine mesaj iletiyordu ve silah arkadaşlarının Fransız genelevlerini ziyaret ettiğini görünce midesi bulandı.

Aryan soyunun saf kalmasını sağlamak ve zührevi hastalıkların bulaşmasını engellemek için Nazi bölüklerinin savaşa giderken yanına alabileceği şişirilebilir bir kadın yapılması yönünde talimat verdi.

Şişme kadını Hitler tasarladı.
Saçları sarışındı ve gerçek bir kadını andırıyordu.
Müttefikler Dresden'i bombalayınca fabrika yıkıldı ve bebekler dağıtılamadı.


İlk şişme kadının adı Borghild'miş.
Yüzünü 1940′ların ünlü yıldızı Kathie von Nagy’den ödünç almış.

-----

Bunu kendinizi daha iyi hissetmeniz için anlatıyorum, gerçek şu ki ben hocamı seviyorum.

Yapmanız gereken, öğretmeninizin evinin bahçesindeki bir musluğa el pompasıyla hava pompalamak.
Basınç 100 psi olana kadar buna devam edin, böylece evdeki herhangi biri tuvaletin sifonunu çektiğinde tuvaletteki su tankı patlar.

Basınç 150 psi'yi bulduğunda hocanız duşu açarsa, artan su basıncı duş başlığını uçurur, vidaları söker ve duş ölümcül bir hal alır.

------

Artık gücünüz kalmadı mı?
Zavallı hayatınızda yolunda giden en ufak birşey bulmakta bile zorluk mu yaşıyorsunuz?
Öyleyse durmayın.
Uyku hapıyla alkol alın ve kafanıza kuru temizleme torbası geçirin.
Tam uykuya dalmak üzereyken herifin teki ararsa diye telefonun kablosunu çekmeyi unutmayın.

Kalıp da acı çekmeye deyecek kadar güzel bir dünya değil bu.
Buna dünya bile diyemeyiz hatta.
Tam gün köle, yarım gün Tanrıyız.

Avuç dolusu sakinleştirici alın ve üzerine enerji içeceği için.
Kaybedek hiç birşeyiniz yok.

Ateşle yaklaşmayınız yazan yerlere gidin.
Onların sizi düşündüğü felan yok, kimsenin ölümünüzü iplediği yok.
Yalnızca heba olacak onlarca litre benzin için oraya yazılmış şeyler onlar.

Tanrı esirgesin, bütün bu detaylarla canınızı sıkacak değilim.

Hastalık taşıyan hayat kadınlarının yanına gidin.
Hepatit A, Dizanteri, Giardia, Salmonella, Stafilokok.
Bu, kızlarla sokakta tanışmaktan daha güvenli.

Mutfak tüplerini takmada çakmak ile yapılan gaz sızıntısı kontrollerine gönüllü olun.

Piknik tüpünün gazını açıp bir hortuma bağlayın.
Hortumu ağzınıza sokup küvete uzanın.
Bunun için siyah renkteki kilidi kendinize doğru çekmeniz gerekiyor.
Hortumun gireceği ucu değil, açma vanasını kastediyorum.
Tanrı aşkına siyah kulpu...

Bunu yaparken sigara içmediğinizden emin olun, çoban salata şeklinde parçalara ayrılıp ölme ihtimaliniz var.

------

Gerekli Malzemeler:

- Benzin
- Rendelenmiş sabun
- Kazan veya tencere
- Küvet veya leğen
- Sakız
- Ampul

Öne benzini ısıtmanız gerekir.
Ancak benzin uçucu bir maddedir, bu yüzden ocakta ısıtamazsınız.
Küveti veya leğeni sıcak su ile doldurursunuz.
Daha sonra benzini tencerenin içine boşaltır ve bu tencereyi sıcak su dolu küvette yüzdürürsünüz.
Rendelenmiş sabunları benzinin içine döküp, bulamaç olana dek karıştırırsınız.

Daha sonra odanın ampulünü sökersiniz ve yan tarafında küçük bir delik açarsınız.
Bu elde ettiğiniz karışımı oraya boşaltır, deliği de bir sakızla kapatırsınız.

Olay şöyle gerçekleşir:

Ampulun içinde iki destek çubuğu ile tutulmuş ince bir tel vardır.Bu telden geçen elektrik akımı bu teli 3000 dereceye ısıtır.
Karışım infilak eder ve her 454 gram için 20 dakika süreyle yanabilir.

Yapmanız gereken tek şey, kaynananızın gelip ışığı yakmasını beklemek olur.
Temiz iş, ekspress teslimat.

  
------

Banyonuzdaki rezervuarın su kapasitesi 5 litre civarıdır.
Sifonu çektiğinizde tamamının akmasına gerek yok.
3 litresi bile işinizi görmenize yeter.

Rezervuarın içine 1,5 litre dolu bir pet şişe koyun.
Böylelikle her sifon çekişinizde 1,5 litre tasarruf etmiş olursunuz.

------

Yapabileceğiniz diğer birşey ise; bir gece evinizin bahçesine inip, bahçedeki musluklardan birine hortum takmak.

Hortumu bir el pompasının ucuna takmalı ve evinizin tesisatına mavi, yeşil, kırmızı endüstriyel boya doldurmalısınız.
Ertesi gün kaynananızın nasıl görüneceğine bakmak için bekleyin.

------

Eğer büyük bir otelin lobisindeyseniz ve Demet Akalın - Sabıka şarkısı çalmaya başlarsa, hemen kendinizi dışarı atın.
Hiç düşünmeyin, kaçın.

Artık hiçbirşey olduğu gibi görünmüyor.

Eğer bir hastanedeyseniz ve hemşire Bürge Erdem'in kanser koğuşuna gitmesi için anons yapılıyorsa, sakın o tarafa yönelmeyin.
Hemşire Bürge diye biri yok.
Eğer Dr. Bucak'ı anons ederlerse bilin ki öyle biri de yok.

Çoğu hastanede hemşire Bürge yangın çıktığı anlamına gelir.
Dr. Bucak intihar vakası demektir.
Dr. Kurtis birinin nefes almadığına işaret eder.

İnsanlar gerçeği söylemek istemediklerinde size bu tür şeyler söylerler.

Bir tiyatroda ''Bayan Berkeley salonu terketti.'' anonsu binada yangın çıktığı anlamına gelir.

Bir markette nakit kontrolü anonsu o bölümde hırsızlık olduğu anlamına gelir.
''Bay Kurtis ön bölüme lütfen!'' anonsu, birilerinin mağazanın ön bölümünde hırsızlık yaptığı anlamına gelir.

Bayan Göksen her zaman kötü habere işarettir.
Hava alanında bu kadının anons edilmesi bombalı bir terörist olduğu anlamına gelir.

------

Gümüş'ün içinde az da olsa zehir bulunur.
Buna Sodyum ve potasyum siyanür ilave ederseniz Gümüş Siyanür denen zehirli beyaz bir toz elde edersiniz.
Ve bu kaplamacılıkta kullanılır.

İnsanlar bu yüzden yemeklerini gümüş sofra takımlarında yerler. Çünkü Gümüş, bakterileri öldürür.
Tercihinizi bu yönde kullanın.

------

Kürkteki kan lekesini çıkarmanın en iyi yolu mısır unu kullanmak ve kürkü ters yönde fırçalamaktır.
Piyanonun üzerineki kan lekelerini çıkarmak için tal pudrası veya süt tozuyla ovmak gerekir.

Şimdi söyleyeceğim şey çok aranan bir beceri olmayabilir ama posterinizdeki kan lekesini çıkarmak için mısır nişastasıyla suyu karıştırıp üzerine sürmeniz yeterlidir.
Kafanızda başka hiçbir düşünce kalmayana dek lekelere konsantre olun.

Oturma odasının duvarındaki kurşun deliklerini gizlemenin en hızlı yolunu sorun.
Cevap, diş macunudur.
Daha büyük kalibreler için eşit miktarda nişasta ve tuz macununu karıştırın.

Mesela kimse bize yeşil renkli nemlendiricinin, tokatlanmış veya kızarmış teni kapatacağını öğretmemişti.

Yaraya bir parçacık Japon yapıştırıcısı dokundurursanız, bir mezuniyet partisinde rahatlıkla sırıtabilirsiniz.

Yakadaki ruj lekesini çıkarmak için sirke kullanın.

Sperm gibi protein içerikli inatçı lekeleri temizlemek için, lekeyi tuzlu soğuk suyla durulayın, sonra da normalde nasıl yıkıyorsanız öyle yıkayın.

Buna uygulamalı eğitim deniyor, eğer isterseniz not tutabilirsiniz.

Kırılan bir bardağın veya şarap şişesinin kırıntılarını toplamak için ekmek içi kullanabilirsiniz.

Bunları zaten biliyorsanız lütfen beni durdurun.

Fayansların arasındaki lekeyi amonyak veya diş macunuyla rahatlıkla temizleyebilirsiniz.

Perde ve masa örtülerindeki çiş lekelerinin nasıl çıkartılacağını sorun bana.
Önce emici özelliği olan herhangi birşeyle kağıt, pamuk veya gazete ile çişi emdirin.
Sabun sürün ve ılık suyla çitileyin.

Eğer çorbanın tuzunu fazla koyup işleri berbat ettiyseniz birkaç patates dilimi atmanız durumu kurtaracaktır.

Ve eğer iş vereninizin yaramaz çocuğu altına yaptıysa, bunu temizlemenin en iyi yolu hiç soru sormamaktır.

7 Ağustos 2012 Salı




Her kalkışta ve inişte, veya uçak bir yöne yattığında, çakılması için dua
ettim. Çünkü zavallı bir şekilde öleceğimiz ve cesetlerimizin bir uçağın gövdesinde
tütün gibi paketleneceği düşüncesi, narkoz etkisi yapar ve uykusuzluğuma iyi
gelirdi.Rüzgarın uçağa bıçak etkisi yapması için dua ettim. Uçağın türbinlerinin pelikanları yutması,
vidaların gevşemesi ve kanatların buz tutması için dua ettim. Uçağın kalkış pistinde
yol almaya başladığı ve flapların açıldığı ve koltuklarımızın dik pozisyona ve servis
sehpalarımız kapalı duruma getirildiği ve tüm kişisel bagajlarımızın tepedeki
kompartmanda yer aldığı ve sigaralarımızın söndürüldüğü ve kalkış pistinin bittiği
kalkış esnasında uçağın çakılması için dua ettim.

İniş anında bir tekerlek piste değip gümbürtü çıkartınca, uçak o yana yatıp,
düzelmekle, yuvarlanıp gitmek arasında kararsız kaldığı anlarda erir, şişerim. O
anda, hiçbir şeyin önemi yoktur. Yıldızlara bakarsın ve kaybolup gidersin.

Bavulunun
hiçbir önemi yoktur. Hiç bir şeyin önemi yoktur. Ağzındaki kötü kokunun önemi yoktur. Pencereden dışarısı karanlıktır ve türbin motorları geriye doğru kükrer.
Kabin, türbinlerin kükremesi altında yanlış bir açıda bulunmaktadır ve bundan sonra
bir masraf listesi daha vermek zorunda değilsindir artık. Yirmi beş doların üstündeki
harcamalar için fatura alman gerekmemektedir. Bir kez daha saçını kestirmek
zorunda değilsindir.

Dövüş Kulübü - Chuck Palahniuk



Ne ilgiçtir ki, birisi hayatınızı kurtardığında , ilk yapmak istediğiniz şey başkalarını kurtarmaktır.

İnsanın iyilik yapması, bir çeşit karşılıklı bağımlılıktır.
Örneğin siz beni kurtarırsınız, ben de bir başkasını.
İsa ve kul olayı.
Fedakarlık ve bağlılık.
Tanrı ve oğul.

Birisi hayatınızı kurtardığınızda sizi sonsuza dek sevecektir.
Şu eski Çin geleneğini bilirsiniz.
Hayatınızı kurtaran kişi, sonsuza kadar hayatınızdan sorumlu olur.
Artık onların çocuğu gibi olursunuz.
Bu insanlar ömürlerinin sonuna kadar size mektup yazacaktır, yaş günlerinizi kutlayıp, paraya ihtiyacınız olup olmadığını soracaklardır.
Ne kadar çok insanın bu şekilde düşündüğünü bilseniz, kafayı yerdiniz.

Zayıfmış gibi yaparak güç kazanırsınız.
İnsanların sizi kurtarmasına izin vererek, aslında siz onları kurtarırsınız.
Bu yüzden ezilen taraf olmaya devam edin.
İnsanların üstünlük taslayabilecekleri birine ihtiyaçları vardır.
Bu yüzden fakir kalın.
Siz onların baş yapıtısınız, cesaretlerinin kanıtısınız...
Herkes gözler önünde bir başkasının hayatını kurtarmak ister.

İnsanlara kendilerini Tanrı gibi hissetirirseniz, onların tüm sevgilerini ve ilgilerini üzerinize toplarsınız.

''Kahramanın elini sıkın, sırtını sıvazlayın, ona bir içki ısmarlayın.''
Karşılıklı bağımlılık.

5 Ağustos 2012 Pazar

Altını Çizdiklerim





Şunu unutmayın ki, harikulade bir Vogue dergisinde olduğu gibi, atlanılan sayfaları ne kadar yakından takip ederseniz edin; devamı bilmem kaçıncı sayfadadır.

Ne kadar dikkatli olursanız olun, hep bir şeyleri kaçırmış gibi hissedeceksiniz; sizi derinden etkileyen, tamamını tecrübe edemediğinizi söyleyen o berbat his, dikkat kesilmeniz gereken dakikaları hızla geçmenizin yarattığı o zavallı duygu hep kalbinizde olacak.

Yani o hisse alışsanız iyi olur. Günün birinde tüm yaşamınız bu histen ibaret olacak çünkü.

Görünmez Canavarlar - Chuck Palahniuk

-----

Kadının biri benim için dua zinciri başlattığını yazmış.Ruhani bir piramit biçimi.
Sanki Tanrı'ya karşı gelebileceklermiş gibi.
Sanki Ona zorbalık edebileceklermiş gibi.
Sanki bu birşeyleri değiştirebilecekmiş gibi.

Dua etmekle dırdır etmek arasındaki ince çizgi.

Tıkanma - Chuck Palahniuk

-----

Televizyondaki şu talk showlarda olduğu gibi, yeterince izleyici bulunca dürüst olmak çok kolaydır.

Eğer yeteri kadar insan dinliyorsa, her şeyi söyleyebilirsiniz. Kalabalık bir izleyici karşısında insanın tüm duyguları zirveye vurur.

Ya gülme krizine tutulursunuz ya da ağlama krizine, arası yoktur...

İzleyici olmadan histeri krizi geçirmek imkansızdır. İnsanın kendi başına paniğe kapılması, boş bir odada kendi kendine gülme krizine tutulmasıyla aynıdır.

İnsan kendini gerçekten aptal hisseder.

Görünmez Canavarlar - Chuck Palahniuk

-----

İntihara meyilliydim. Zaman zaman ağır bunalımlara giriyordum, kalabalığa özellikle de sıraya girip beklemeye tahammülüm yoktu. Ve hayatlarını sıraya girip bekleyerek geçiren bir toplum olmaya doğru gidiyorduk.

Havagazı ile intihar etmeyi denemiş, başarısız olmuştum. Ama başka bir sorunum da vardı. Sabahları yataktan çıkamıyordum. Nefret ediyordum yataktan çıkmaktan. Herkese "insanlığın en büyük iki icadı yatak ve atom bombasıdır." Diyordum.

Deli olduğumu düşünüyorlardı. Çocuk oyunları, ömürlerini çocuk oyunları oynayarak geçiriyordu insanlar.

Hayatın dehşetinden etkilenmeden rahimden mezara gidiyorlardı.

Sıradan Delilik Öyküleri - Charles Bukowski

-----

Dünyadan kaçamazsın ve nasıl göründüğünden de sorumlu değilsin; ister çok güzel görün ister bok gibi. Hislerinden, sözlerinden, davranışlarından veya yaptığın herhangi bir şeyden sorumlu değilsin.

Bunların hiçbiri senin elinde değil. Nasıl bir CD üzerine kaydedilmiş olandan sorumlu değilse, biz de değiliz. Programlı bir bilgisayar kadar özgür davranabilirsin.

Bir dolar banknotu kadar biriciksin. Her ne düşünüyorsan, onları milyonlarca başka insan da düşünüyor. Her ne yapıyorsan, onlar da yapıyor ve hiçbiriniz sorumlu değilsiniz.

Çünkü hepiniz ortaklaşa bir çabadan ibaretsiniz.

Görünmez Canavarlar - Chuck Palahniuk

-----

Herkes, çocukken de yüzümde kötülük işaretleri buluyordu,bunlar yoktu aslında ama seziliyorlardı, onlar da oluştular.

Ben alçak gönüllüydüm, beni oyunbazlıkla suçluyorlardı; suskun biri oldum. İyilik ve kötülüğü derinden algılayabiliyordum; kinci oldum.

Sevinçsizdim.
Diğer çocuklar neşeli, konuşkandılar; kendimi onlardan üstün görüyordum.
Beni onlardan aşağı görüyorlardı; kıskanç oldum.

Bütün dünyayı sevmeye hazırdım, beni kimse anlamadı; ben de nefreti öğrendim.

Çağımızın Bir Kahramanı - Lermontov

-----

Sorun seçimlerini hep iki kötü arasında yapmak zorunda kalmandaydı ve seçimin ne olursa olsun bir parçanı daha kesiyorlardı. Kesecek bir şey kalmayana dek.

İnsanların çoğu yirmi beş yaşında mahvolmuştur. Araba süren, yemek yiyen, çocuk sahibi olan, kendilerine en çok benzeyen başkan adayına oy vermek gibi her şeyi yapılabilecek en kötü şekilde yapan denyolardan oluşmuş bir toplum. İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum.

Nasıl kaçabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü.

Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama, intihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi…

Ekmek Arası - Charles Bukowski

-----

Bu karton dünyada sahte bir görkem, ucuzuna gidilmiş bir gösteriş merakı egemen. Yaşamın büyük olanaklarına sahip olduklarını düşünürken, yaşamın en büyük olanaklarını nasıl solladıklarının ayırdında bile değiller. Beyinlerinin, yüreklerinin, hayatlarının, ne kadarını kullandıklarını da bilmiyorlar. Gerçekte birbirini sevmeyen, ama birbirleri olmadan da yaşayamayan ''bir aradalıkları'' zorunluluklara dayalı sentetik bir topluluk bu.

Dağınık Hayat - Murathan Mungan

-----

Toplum, bence kötü kurulmuş da düzeltilmeye elverişli bir şey değil, düpedüz saçma, anlamsız.

Saçma diyorsam, akla uymuyor demek istemiyorum. İsterlerse değiştirsinler bu düzeni, umrumda değil. Beni yıkan onun adaletsizliği değil zaten, daha da derin bir şey, ne kadar bağlanmak istersem isteyeyim, bu bağımlılığa toplumsal bir biçim veremiyorum.

Nasıl dinsizsem, öyle toplum dışıyım ben...

Kanton'da İsyan - Andre Malraux

-----

Kendime sayısız ilah uydurdum, her tarafta bir sürü sunak diktim ve bir Tanrı kalabalığı önünde diz çöktüm…

Şimdi tapmaktan bezdim, payıma düşen sayıklama dozunu har vurup, harman savurdum. Nereden geldiğimi artık söyleyemem…

Tapınaklarda inançsızım, mahallerde coşkusuzum, hem cinslerimin yanında meraksızım, yeryüzünde kesinliğim yok…

Bana belirgin bir arzu verin ve dünyayı alt üst edeyim…

Her sabah bana bir diriliş komedisini ve her akşam mezara giriş komedisini oynatan, ikisi arasında da can sıkıntısı kefeninin azabından başka hiçbir şey yaratmayan o fiiliyat utancından kurtarın beni…

İstemeyi düşlüyorum ve her istediğim bana paha biçilmez geliyor… Melankoli tarafından kemirilen bir Vandal gibi, bensiz ben, hedefsiz yol alıyorum bilmem hangi köşeye doğru…

Terk edilmiş bir Tanrı, kendisi de tanrıtanımaz olan bir Tanrı keşfetmek ve onun son şüphelerinin ve son mucizelerinin gölgesinde uykuya dalmak için…

Emil Michel Cioran

3 Ağustos 2012 Cuma










 


Tyler’ın soracak kadar
güven duyduğu ilk kişi bendim, ikimizde sarhoştuk ve kimsenin umrunda olmayacak bir bardaydık, Tyler “Bana bir iyilik yapmanı istiyorum. Bana olanca
gücünle vurmanı istiyorum.” dedi.
Ben böyle bir şey yapmak istemiyordum ama Tyler tek bir yara bile almadan ölmek istemediğini, sadece profesyonellerin dövüşünü izlemekten sıkıldığını ve
kendi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istediğini söyledi.
Kendi kendine zarar vermekten bahsetti.
O zamanlar hayatım tastamam görünüyordu ve belki de içimizden daha
iyisini çıkarabilmek için her şeyi kırmak gerekiyordu.
Etrafıma baktım ve tamam dedim. Tamam ama dışarıdaki parkta yapacağız.
Dışarı çıktık ve Tyler’a yumruğu suratına mı yoksa midesine mi istediğini
sordum.
Tyler “Şaşırt beni” dedi.
Daha önce hayatımda hiç kimseye vurmadığımı söyledim.
Tyler “O zaman çıldır, be adam” dedi.
Gözlerini kapamasını söyledim.
Tyler “Hayır” dedi.
Her erkeğin dövüş kulübündeki ilk gecesinde olduğu gibi nefesimi tuttum ve
bütün kovboy filmlerinde görmeye alışık olduğumuz şekilde yumruğumu Tyler’ın
çenesine salladım ve yumruğum Tyler’ın boynunun kenarına girdi.
Kahretsin dedim, bu sayılmaz. Bir daha denemek istiyorum.
Tyler “Kesinlikle sayıldı.” dedi ve Cumartesi sabahları yayınlanan çizgi
filmlerdeki karton boks eldiveni gibi göğsümün ortasına bam diye geçirdi ve ben bir arabanın üstüne uçtum. Orada öylece durduk, Tyler boğazının kenarını
ovuştururken, ben de göğsümü tutuyordum ve daha önce hiç gitmediğimiz bir yere gittiğimizi biliyorduk, dahası çizgi filmlerdeki kedi ve fare gibi hala hayattaydık, ve bunu nereye kadar ilerletip, hala hayatta kalabileceğimizi merak ediyorduk.
“Çok iyi” dedi Tyler.
Tekrar vur bana dedim.
Tyler “Hayır, sen bana vur” dedi.
Ben de vurdum, bir kız gibi yumruğumu sallayıp, tam kulağının altına
indirdim ve Tyler karşılık verdi, pabucunun topuğunu mideme geçirdi. Ondan sonra ve daha sonra olanlar kelimelerle tarif edilemez ama bar kapandı, insanlar dışarı çıktı ve etrafımıza toplanıp, bağırmaya başladılar.
Tyler’ın yerine ben dünyada yolunda gitmeyen her şeye el atmaya hazır
hissettim kendimi, kırılan yaka düğmeleri ile nükseden temizlik takıntım, yüzlerce
dolar içerde olduğumu söyleyen bankam, bilgisayarımı açıp, DOS işletim
komutlarını karıştıran patronum ve işim. Ve, destek gruplarını benden çalan Marla
Singer.
İlk kavga bittiğinde hiçbir problem çözülmüş değildi, ama hiçbir şeyin de
önemi yoktu.

Dövüş Kulübü





Tyler, dibe vurmanın yakınından bile geçmediğimi söylüyor.

Sadece para, mülk ve bilgiden vazgeçerek bir yere varamazmışım. Bu sadece, hafta sonu inzivasına yararmış. Kendimi geliştirmekten kaçmalı ve felakete doğru koşmalıymışım. Daha fazla emniyete alamazmışım.

Bu bir seminer değilmiş.
“Eğer dibe vurmadan cesaretini kaybedersen, gerçekten başarmış
olmayacaksın” diyor Tyler.
Sadece felaketten sonra yeniden dirilebilirmişiz.
“Ancak her şeyini kaybettikten sonra, gerçekten özgür olursun” diyor Tyler.

Hissettiğim prematüre bir aydınlanmaymış.
“Ve karıştırmaya devam et” diye de ekliyor.

Dibe vurmaya yakın bir yerde olup olmadığımı soruyorum.
“Şu anda olduğun noktadan, dibe vurmanın nasıl bir şey olduğunu tahmin bile edemezsin” diyor Tyler.

“Markette yüzde yüz dönüştürülmüş tuvalet kağıdı var” diyor. “Dünyadaki en berbat iş kullanılmış tuvalet kağıtlarını dönüştürmek olsa gerek.”

Kül suyunun kutusunu, elimin üstündeki parlak ve ıslak öpücüğün bir inç üstünden elime doğru eğiyor.
“Bu kimyasal bir yanık” diyor Tyler, “şimdiye kadar hissettiğin tüm yanık
acılarından daha fazla canını yakacak.

Yüz tane sigaradan beter.”

Elimin üstündeki öpücük parlıyor.

“Bir yaran olacak” diyor Tyler.

“Yeterince sabun ile tüm dünyayı havayı uçurabilirsin. Şimdi verdiğin sözü hatırla” diyor Tyler.

Ve kül suyunu elime döküyor.

Tyler’ın salyası iki işe yaradı. Kül suyu elimi yakarken, elimin üstündeki ıslak öpücük elimi biraz olsun korudu. Bu ilk göreviydi. İkincisi ise, kül suyu sadece su ile
karıştığında yakıcı oluyordu. Ya da salya ile.

“Bu kimyasal bir yanık” diyordu Tyler, “ve şimdiye kadar hissettiğin tüm
yanıklardan daha çok acıyacak.”

“Şu andan önce olmuş olan her şey bir hikayeden ibaret” diyordu
Tyler, “bu andan sonra olacak olan her şey de hikaye olacak.”

Bu hayatımızın en önemli anı.

Tam olarak Tyler’ın öpücüğünün şeklini olan kül suyu, bir meşale, kızgın bir ütü veya benden çok uzakta hayal ettiğim bir yolun sonunda elimde eriyen atomik
bir yığın halini alıyordu. Tyler kendime gelip, onunla kalmamı söylüyordu. Elim,
yolun sonundaki ufuk çizgisinde veda ediyordu.

Yanan ateşi hayal edin ama şu anda ateş ufuk çizgisinin ötesinde. Gün batımı gibi.

“Acıya dön” diyor Tyler.

Bu, destek gruplarında kullanılan rehberli meditasyon gibi.
Acı kelimesini asla düşünme.
Rehberli meditasyon kansere faydalı olabiliyorsa, buna da olmalı.

“Eline bak” diyor Tyler.

Dağlamak veya ten veya yara veya kavrulmak kelimelerini düşünme.
Ağladığını duyma.

Rehberli meditasyon.

İrlanda’dasın. Gözlerini kapa.

Üniversiteden ayrıldıktan sonra ki yaz İrlanda’dasın ve hergün otobüsler dolusu İngiliz ve Amerikan turistin Blarney taşını öpmek için geldiği kalenin yanındaki pub’da içki içiyorsun.

“Buna son verme” diyor Tyler. “Sabun ve insanların kurban edilişi el ele.”

İnsan kalabalığı içinde pub’dan çıkar, henüz yağan yağmurdan ıslanmış sokaklardaki sessiz araba sıraları içinde yürürsün. Blarney taşının bulunduğu kaleye varana kadar gece olur.

Kaledeki yerler çürümüştür ve her adım atışta etraftaki karanlığın
derinleştiği taş merdivenleri tırmanırsın. Herkes tırmanışa ve bu küçük asilik hareketinin geleneğine karşı sessizdir.

“Beni dinle” diyor Tyler. “Aç gözlerini.
“Eski tarihte, insanlar bir nehrin yukarısındaki tepede kurban edilirlerdi.

Binlerce insan.

Dinle beni.

Kurban edilme işlemi yapılır ve kurban edilen cesetler
bir odun yığınının üstünde yakılırdı.

“Ağlayabilirsin” diyor Tyler, “Lavaboya koşup, elini suyun altına sokabilirsin ama öncelikle aptal olduğunu ve öleceğini bilmelisin.
Bana bak!

“Bir gün” diyor Tyler, “öleceksin, ve bunu belleyene kadar benim için beş
para etmezsin!”.

İrlanda’dasın.

“Ağlayabilirsin,” diyor Tyler “ama elinin üstüne düşecek her damla, elinde bir sigara yanığı yarası açacaktır.”

Rehberli meditasyon.
Üniversiteden ayrıldığın yaz İrlanda’dasın ve belki de burası ilk kez anarşi istediğin yer.

Tyler Durden’la tanışmadan yıllar önce, ilk kremalı tatlıya işemeden önce, küçük asilikler öğrenmiştin.

İrlanda’da.

Kaledeki merdivenlerin sonundaki platformun üstünde duruyorsun.

“Yanmayı nötralize etmek için, sirke kullanabilirsin,” diyor Tyler, “ama önce
vazgeçmen gerekiyor.”

Yüzlerce insan kurban edilip, yakıldıktan sonra, diye devam ediyor Tyler, kurban taşından aşağıya nehre beyaz kalın bir sıvı akar.

Öncelikle dibe vurmalısın.

İrlanda’da ki bir kalenin platformunda dipsiz bir karanlığın içinde durursun ve bir metre ötede, karşında kayadan bir duvar vardır.

“Yağmur” diyor Tyler, “yıllar boyu yanan kurban taşını yıkar ve her yıl
insanlar yakılır ve kurban taşından akan su, odunların küllerinin arasından sızarak, kül suyu solüsyonu oluşturur ve kül suyu, yanan kurbanların eriyen yağları ile
karıştığında, kurban taşının altından, nehre doğru kalın ve beyaz sabun akardı.”

Ve karanlıktaki isyankar tavırları ile etrafındaki İrlandalılar platformun ucuna yürüyüp, dipsiz karanlığın ucunda durup, işerler.

“Bu hayatının en önemli anı” diyor Tyler, “ve sen bunu kaçırıyorsun.”
İrlanda’dasın.

Sabunun suya karıştığı yerde, diyor Tyler, insanların öldürülmesinden
binlerce yıl sonra, insanlar elbiselerini o noktada yıkadıklarında, elbiselerinin daha
temiz olduğunu keşfettiler.

Blarney taşına işiyorum.

“Tanrım” diyor Tyler.
Üstünde, patronumun midesinin kaldırmadığı kan lekeleri olan siyah
pantolonuma işiyorum.

Paper sokağında kiralık bir evdesin.

“Bunun bir anlamı var,” diyor Tyler.

Uzayıp giden yolun sonunda sirke ve elindeki yanığın kokusu var.
Sinüslerinin kıvrımlı şeklini haşlayan kül suyunun kokusu ve hastanelerin kusturan çiş ve sirke kokusu var.

“Bütün o insanları kurban etmek doğruydu” diyor Tyler.

Elimin arkası, aynen Tyler’ın öpücüğünün şeklinde bir dudak gibi kırmızı ve parlak. Öpücüğün etrafında, ağlayan birinin gözyaşlarının açtığı sigara yanığı izleri var.

“Aç gözlerini” diyor Tyler ve yüzü yaşlardan dolayı parlıyor.

“Tebrikler,”
diyor Tyler. “Dibe vurmaya bir adım daha yaklaştın.”

“İlk sabunun kahramanlardan yapıldığını görmelisin” diyor Tyler.

Ürün testlerinde kullanılan hayvanları düşün. Uzaya yollanan maymunları düşün.

“Onların ölümü, hissettiği acılar, kurban edilmeleri olmasa,” diyor Tyler,
“elimizde hiçbir şey olmazdı.”


Dövüş Kulübü

Gereksiz Bilgiler




Yapacağım şey şu:

Bay Kıç Mendili üniversite hocamın bilmem kaç bin dolarlık evine gitmek ve bahçedeki bir musluğa hortum takmak.
Hortumu bir el pompasına bağlayıp içini mavi ve yeşil endüstriyel boya ile doldurmam gerekiyor.
Ertesi gün Bay Kıç Mendili üniversite hocamın nasıl göründüğüne bakmalıyım.

-----

Sabunu olmayan toplumlar, elbiselerini ve saçlarını yıkamak için kendilerinin ve köpeklerinin çişini kullanırlardı.
Uzmanlar sidiğin cilde iyi geldiğini söylüyorlar.
Aynı zamanda en iyi diş macunundan bile daha etkiliymiş.
Boşversene, bunu yapacak kadar delirmedim.

-----

3 bölüm Nitrik Asit ile 1 bölüm Gliserin'i karıştırırsınız.
Daha sonra bu karışıma emici özelliği olan herhangi bir şey eklersiniz.

Parafin, talaş, pamuk örneğin...
Ve bundan birkaç adet daha yapıp 10 katlı bir otelin taşıyıcı kolonlarına yerleştirirsiniz.
Sonra yapmanız gereken, binanın tepesine çıkıp, gece karanlığında kolonların ayağınızın altından nasıl kaydığını izlemek olur.

-----

Gübreyi ufalarsınız.
1 litre mazot ekleyip bulamaç olana dek karıştırırsınız.
Bu bulamacı damda serin bir naylonun üzerine serip kurumaya bırakırsınız.
Yarın sabah çatıda oluşan kulak memesi kıvamındaki hamura bakmaya gidebilirsiniz.
Bu C4'tür.

-----









La Petite Mort
(Küçük Ölüm)

Fransızcada orgazmı ifade etmek için kullanılan bir metafor.

Fransız ihtilali sırasında hapisteki kadınlar, düşesler, baronesler, markisler, herneyse...
Yukarıya tırmanan bir erkeğe tecavüz ederlermiş.

Yukarı tırmanmak, para vermek, bilebilir miydim?

Sevişmek vaktin önüne geçmişti, bunu zaman öldürmek için yapıyorlardı.

Fransızlar buna ''La Petite Mort'' derdi.

Fazlasıyla zevk aldığımız bir olay için kullandığımız ölmek, bitmek, tükenmek gibi...




Seni biliyorum, iyi bir okulda okuyan, gurur duyduğu işler yapan temiz yüzlü, mükemmel dişlere sahip bir genç.Muhtemelen daha önce hiç dövüşmedin, hiç aileni hayal kırıklığına uğratmadın, karnende hiç zayıfın olmadı.İşte sahip olabilmek için her yere başvuracağınız türden işe sahip olan genç bir adam.Ve onun gibi binlercesi.Gerçekten hiç kimse toplumun ortanca çocuğu olduğunu hissetmedi mi? Yoksa hala size sunulan sanal ütopyanın gerçekleşebileceği ümidini mi taşıyorsunuz? Koca bir nesil televizyon karşısında kendilerine sununlanın gerçekliğine inanıyor.
Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor.Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar, neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için... Hiçbir erkek dünyayı kurtarmayacak ve hiçbir kız dünyayı kurtaran kişinin sevgilisi olmayacak. Neden hiç kimse kendi içinde küçük bir devrim yapmadan bir halt edemeyeceğinin farkında değil?




Tanrı'yla tanıştım.
Cennet bembeyazdı.
Yanına yaklaştım.
Üzerinde adımın yazılı olduğu dosyayı bana uzattı.
Hakkımda şunlar yazılıydı:

Kurtulanları Koruma Programı'nın 78 numaralı kaydı, şimdiye kadar sevdiği herkesi ve hayatının anlamı olan herşeyi kaybetti.
Çok yorgun ve çoğunlukla uyukluyor.
İçkiye başladı.
İştahı yok.
Ve haftalardır tıraş olmadı.


Hakkımda herşeyi biliyordu.
Ödevine iyi çalışmış.

On yıl önce çalışkan ve iyi kalpli bir insandı.Yapmak istediği tek şey cennete gitmekti.Ama bugün dünyada uğruna çalıştığı herşey kayboldu.Dışsal kural ve denetimlerin hepsini yitirdi.
Kendini dünyevi olan herşeyden soyutladı.
Aşk, sevgi, sadakat, saygı, huzur, şiddet, acı ve mutluluktan kendini ayıkladı.

Buna karşılık, artık herşeyin mümkün olabileceği fikri kafasına yeni yeni dank ediyor.
Artık herşeyi istiyor.


Tanrı'ya dönüyorum ve benim hakkımda gerçekten böyle düşünüp düşünmediğini, eğer benden hoşlanmıyorsa bunun çok gerekli olmadığını söylüyorum.

Dosyayı kapatıp diğerlerinin arasına koyuyorum.

''Neden?'' diye soruyor.
Neden bu kadar çok problem çıkartmıştım.
Kurtarıcılık vazifemi ve minik misyonumu yerine getirememiştim.
Tanrı muhtemelen benden nefret ediyor.

''Dış dünya...'' diyorum...
''Boğaz tokluğuna ölümüne çalışırlarsa bir ruh kazanabileceklerine inanarak yetiştirilmiş, hizmetçilik, bahçıvanlık, bulaşıkçılık ve boyacılık yapan, dürüst küçük inançlı insanlardan geçilmiyor''

Tanrı ile göz temasını kesmiyorum.
Devam ediyorum:

''Din adamlarının doktrinine göre en onurlu davranış biçimi sadece işini yapmak ve günde alnını beş kere yere değdirmek karşılığında para ve erzak yardımı yapılan insanlara en fazla parayı kazandıracak şekilde uzun yaşamayı ümit etmekti.''

''Hayatımızın geri kalanı ise çekilecek bir çileden ibaretti.''

''Başka insanların yataklarını yaparak, başka insanların bebeklerine bakarak geçireceğimiz bir hayat.Başka insanlar için yemek pişireceğimiz bir hayat.''

''Tanrı'nın en saf çocukları, kendi elleriyle kendilerini Tanrı'ya teslim etmek zorunda kalacaklar.''

Masasında oturup not tutan Tanrı'ya bakıyorum.
Şöyle diyor:

''En kötü anda bile iyi olabileceğinizi öğrettim.Belanın ilk eşiğinde pes ettin.''

''O kadar çok şey öğrenmiştim ki, düşünecek vaktim kalmamıştı.Hergün bir yabancının pisliğini temizleyerek geçen bir hayatın nasıl olacağını hiçbirimiz düşünmemiştik.Bütün gün bulaşık yıkamak.Bir yabancının çocuğunu beslemek.
Çimleri biçmek.
Bütün gün evleri boyamak.
Her sene nevresim takımlarını ütülemek.''

Afrika'daki aç insanlar geliyor aklıma.
Onlar benim problemim değil diyorum.
Onların acısı, benim acım değil.
Birşeyler yapması gerekenin ben olduğumu zannetmiyorum.

Şiddeti ve cezalandırılmayı düşünüyorum.
Fedakarlığı düşünüyorum.

''Tanrıları onları eve çağırıyor diye hep birlikte intihar eden Ortabatı'daki o aptal insanlar gibi görünmek istemiyorum.''

Ahşap masasının ardında duran Tanrı'ya bakıyorum.
Herşeyi yanlış anlamıştı.



Ah şu yaşlılar, şu insan enkazları.
Yemeğini çiğneyen ama sonra ne yapması gerektiğini unutan hastalar.
Yemeği nasıl yutacaklarını unuturlar.
Yutmak yerine, çiğnedikleri lokmaları elbiselerinin ceplerine tükürürler.
Ya da çantalarının içine.Sandığınız kadar şirin birşey değil, inanın.

Millet yaşlanan anasını babasını kamu kuruluşlarına bırakıp kimliğini de açıklamadan toz oluyor.
İnsanlar terk ettikleri kişileri nasıl olsa şehir polisleri veya köy yetkilileri toplar diye düşünüyor.Belediyenin çöpleri topladığı gibi.

Kurtulmak için plakalarını söküp bıraktığınızda, belediyenin gelip arabanızı çekmesi gibi.

Buraya ''Nine çöplüğü'' diyorlar.İnanın şaka yapmıyorum.
Burada bebeklere öğretilen şeyler, onlara tekrardan öğretiliyor.

Yemek yemek, giyinmek, tuvalete gitmek.
Eh, yanmakta olan bir evi boyamayı da deneyebilirsiniz.




Herhangi birşeyi vurmanın ahlaki açıdan bir otomobili, elektrikli tıraş makinesini veya Barbie bebeği öldürmekle aynı olduğu bir düzenin içindeyiz.

İster istemez zulmü ve bağnazlığı görmezden geliyoruz.
Artık hepsini kanıksadık.

Her sokakta bir cinayet işleniyor, her ana karada bir katliam yaşanıyor ancak herkes bunu görmezden geliyor.

Muhtemelen bu durum dünyadaki herkesi öldürmek için geçerli olabilir.

Haberlerde kaçırılıp tecavüze maruz kalan ve soyulduktan sonra öldürülen yirmili yaşlarda bir kadının gülümseyen fotoğrafını gördüğümde; artık bu üzücü ve büyük katliamı kafama takmak yerine, iç güdüsel tepkim:

''Vayy, burnu bu kadar büyük olmasaymış çok güzel olabilirmiş''

diye düşünmek oluyor.

İkinci tepkim ise kaçırılıp tecavüze maruz kalınmasına rağmen cilt bakımını elden bırakmamak gerektiği oluyor.



Ludovico Buonarroti....
Michelangelo'nun babası.

Oğlundaki ilahi gücü anlamayan varlıklı bir adamdı.Bu yüzden çocuğunu döverdi.

''Benim çocuğum elleriyle para kazanamaz'' , derdi.
Böylece Mikelanj ellerini kullanmamayı öğrendi.

Yıllar sonra orayı ziyarete gelen prens , Mikelanj'ı atölyesinde 5,5 metrelik mermer kütlesine bakarken buldu.Sonra söylentilerin doğru olduğunu anladı.

Mikelanj 4 aydır hergün gelip mermere bakıyor , sonra eve gidip yemek yiyordu.

Prens sordu :

-Ne yapıyorsun?
Mikelanj dönüp ona baktı ve fısıldadı:
-Sto lavorando...
(Çalışıyorum...)

3 yıl sonra o mermer kütlesi Davud Heykeli oldu...



Neden mükemmel bir Tanrı olması gerektiğine inanırız?

Çünkü insan üstü birşeyler arıyoruz.

Hiç kimse kendi ayak tırnaklarını kesen bir Tanrı'ya tapmak istemez.
Sıradan insanlarla aynı problemlere sahip, ağzı bizimle aynı şekilde kokan, parmaklarında şeytan tırnağı olan bir Tanrı'ya tapmak istemezsiniz.

Tanrı arayan insanlar kalite istiyorlar.
Hiç kimse bir zavallının peşine takılmıyor.
Kurtarıcı seçmek gerektiğinde kimse sıradan birini kabul etmiyor.



Bilmediğim bir numarayı arayıp hissettiklerimi anlattım.
Onun da uykusu kaçtı ve o da tanımadığı birini aradı.
O gece monoton hayatımızda basit bir değişiklik yaptık.

''Bunu değerli bir staj olarak düşünün.''
''Hayatınızın kötü bir şaka olduğunu farzedin.''

Bu, ayakkabı seçimini vitrinin önünde duran hippi adama yaptırmak gibiydi.
Çünkü ne olursa olsun, adam dürüst davranacaktır.

Belki de hayatımızla ilgili yapabileceğimiz en iyi şey mantıklı kararlar vermemektir diye düşündüm.

Belki de en hayırlısı, iyi olanı yapmaktan vazgeçmektir.

Bu dünyada süprizlerle karşılaşabilmenin tek yolu, planlanmamış olmak.

Herşeye hazırlıksız yakalanmak istiyordum.
Daha önce hiç bu denli özgür hissetmemiştim.

O gece spor salonlarında ter atan çiftlerden çok farklıydık.

İkimiz de vahşi doğada önüne ne gelirse mideye indiren adamdan veya bir palamutun önünde el ele
tutuşan ve bunu yaparken mutlu görünmeleri için para alan erkek modellerden daha iyi durumdaydık.

Biz kimsenin kıçına takmadığı bir ormanda devrilen iki ağaçtan farksızdık.

Ormanda bir ağaç devrilirse ve orada onu görecek kimse olmazsa, o ağaç orada kalıp çürümez mi?

Bunu daha sık yapmaya başladım.
Kendimi tamamlamak için bir sevgiliye ihtiyacım yoktu belki de.

Bütün özgür irademi, hayal gücümü ve merakımı yeniden kazanmış gibiydim.

Ve belki de hafta sonu katılacağım mangal partisini, hayvanlar üzerinde yapılan acımasız testlerin durdurulması gerektiğini veya orada öylece durmuş suratıma bakan babamın ameliyatının nasıl sonuçlanacağını, ama muhtemelen bunları düşünmüyorum.



Sülfürik Asit ancak laboratuar şartlarında elde edilebilir diyen hocalar bir bok bilmiyor.

Şarj edilmemiş araba akülerinin içindeki sıvıyı boşaltır ve içerisindeki kurşun parçacıklarını süzme yöntemiyle ayırırsınız.

Kalan sıvı Sülfürik Asit'tir.

Isıtırsanız derişikliği artar.
Saf sülfürik asit, temiz motor yağından biraz daha hızlı bir akışkanlığa sahiptir.

Bunu %98 konsantresi alınmış Nitrik Asit ile karıştırırsınız.
Bir göz damlalığı ile damla damla gliserin eklersiniz.
Asit karışımının üzerinde ince bir gliserin tabakası oluşana dek bu işlemi sürdürürsünüz.
Bir küvetin içini sıcak suyla doldurup, karışımı içinde yüzdürürsünüz.
Sonra plastik bir kovada buz banyosu yaptırırsınız.Annenizin pasta yaparken kullandığı karbonat, asitleşme aşamasında eklenebilir.
Sonra bu karışımı kurutup, etrafını kağıtla sararsınız.

Bunu paketler halinde boruların içine yerleştirdikten sonra istediğiniz binayı havaya uçurabilirsiniz.
Borular patlama için gerekli sıkışmayı sağlayacak, hem de patlamanın içe doğru gerçekleşmesini
önleyecektir.



Antik Yunan'da güzel bir kız genç bir erkeğe aşık oldu.
Ama genç adam başka bir ülkeden gelmişti ve geri dönmek zorundaydı.
Böylece kızla delikanlı son gecelerinde birlikte olmak üzere buluştuklarında kız yanında bir lamba getirdi ve onu öyle bir yere koydu ki delikanlının gölgesi bir kayanın üzerine vurdu.

Genç kız sevgilisinin gölgesini kayaya çizdi.Böylece aşığının nasıl göründüğünün kaydını, o anın bir kanıtını, birlikte oldukları son dakikayı her zaman saklayabilecekti.
Ertesi gün kızın sevgilisi gitti ama gölgesi orada kaldı.

İşte resim böyle bulundu.
Antik Yunanlardan önce hiç kimsenin sanattan haberi yoktu.

Kızın babası kayanın üzerindeki resmi kullanarak delikanlının çamurdan bir modelini yaptı ve heykel de böylece icat edilmiş oldu.

İşte semboller orada doğdu.
Yunan kız sevgilisini bir daha hiç görmedi.
Ve kızcağız bir resmin, bir heykelin veya hikayenin, sevilen birinin yerini alabileceğini sanacak kadar aptaldı.

Görüyorsunuz ya, sanat asla mutluluktan doğmaz.



Ya Tanrı'nın en kötü düşmanı olmak ya da hiç bir bok olamamak durumunda kalsaydınız, hangisini seçerdiniz?

Tanrı'nın dikkatini çekmek, ömrünü bir Tanrı aramakla heba etmekten daha iyidir.

Hangisi daha beter, cehennem mi, yoksa hiçlik mi?

Belki de Tanrı'nın nefreti, umursamamasından daha iyidir?

Bizler Tanrı tarafından özel ilgi görmedik.
Sadece yakalanıp cezalandırıldığımız zaman kurtulabiliriz.

Öyleyse boşver daha iyiyi elde etmeye çalışmayı, minik inançlı insan ayaklarını...

Kuralları ve limitleri boşver.
Mona Lisa'ya kıçını sil.
Böylelikle en azından Tanrı ismimizi öğrenmiş olur.



Bilgiyi tedavi etmek.

Adem’le Havva’nın İncil’deki hikayesinden beri insanlık biraz fazla akıllı oldu.
Şu elmayı yediklerinden beri.

Şu beyin korteksi, yani cerebellum.

İşte sorun orda.
İnsan eğer sadece beyin sapını kullanarak yaşayabilseymiş, sorun ortadan kalkarmış.

Balıkların psikolojik olarak ıstırap çektiklerini göremezsiniz. Süngerler asla kötü bir gün geçirmezler.


Amacım hayatımı basitleştirmeye çalışmak değil. Amacım kendimi basitleştirmek.

Her bağımlılık aynı sorunu çözmek için bulunmuş bir yöntemdir. Uyuşturucular, obezite, alkol veya seks, huzuru bulmak için kullanılan farklı yöntemlerdi.


Bildiklerimizden kaçmak için, eğitimimizden, elmayı ısırmış olmaktan...

Dil, dünyanın nimetlerini ve ihtişamını örtmek için bulduğumuz bir yöntemdir.İnsanlar dünyanın bu denli güzel olmasına katlanamıyorlar. Açıklanamaz ve anlaşılamaz olmasına. Biz artık gerçek dünyada yaşamıyoruz. Semboller dünyasında yaşıyoruz.



Hayat felsefemin bir bölümünü bilerek mahvolmak oluşturuyor.
Tanrı beni güzel görünmeye çalışmaktan esirgesin.

Kendimi geliştirmeye çalışmak, izleyeceğim en berbat strateji olurdu.
Güzelce giyinmek, elimden gelen çabayı göstermek, saçımı taramak ve belki de işverenimin şık giysilerinden birini, yüzde yüz pamuklu ve pastel renkli bir gömleğini ödünç almak, dişlerimi fırçalamak, deodorant dedikleri şeyden sürmek yapacağım en büyük hata olurdu.

Doğal görünmeye çalışıyorum.
Gerçek, işlenmemiş malzeme izlenimi uyandırmak istiyorum.

Zavallı ve yardıma muhtaç gibi değil de, potansiyel fışkırıyormuş gibi.

Aç biri gibi değil.
Tabiki uğruna çaba harcamaya değecek biri gibi görünmeye çalışıyorum.

Yıkanmış ama ütülenmemiş, temiz ama cilalanmamış, özgüveni yerinde ama mütevazi...

Dürüst görünmek istiyorum.
Gerçek, parlayıp ışık saçmaz.

Amacım, ileride geleceğim noktayla kesin bir tezat oluşturacak düşük bir alt taban belirlemek.
Öncesi ve sonrası.
Kurbağa ve prens.



Hepimiz aynı televizyon programlarını izliyoruz.
Radyoda aynı şeyleri duyuyoruz, birbirimize aynı şeyleri söylüyoruz.
Hayatın hiç süprizi kalmadı.
Hep aynı şeyler olup duruyor.
Tekrarlar.

Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük.
Çocukluğumuzla ilgili hiçbirşeyi hatırlamazken, komedi dizilerindeki ailelerin başına gelenlerin hepsini gayet iyi biliyoruz.

Hepimizin belli başlı hedefleri aynı.
Hepimizin korkuları aynı.
Gelecek parlak değil.
Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşünmeye başlayacağız.
Mükemmel bir uyum içinde olacağız.
Senkronize.
Birleşmiş.
Katı.
Karıncalar gibi.
Koyunlar gibi.

Her şey bir diğerinin türevi.

Bir göndermeye yapılan bir göndermeye yapılan bir gönderme.



Eğer özgür iradeniz olduğuna gerçekten inanıyorsanız, Tanrı'nın bizi aslında kontrol edemeyeceğini, yaptıklarımıza müdahalede bulunamayacağını da bilirsiniz.

Madem Tanrı bizi kontrol edemiyor, o halde tek yaptığı bizi izlemek ve sıkılınca da kanalı değiştirmek.

Söylemeye çalıştığım şey şu; belki TV bizi Tanrı yerine koyuyordur.
Ya da belki bizler televizyonun Tanrı'sıyızdır.

Sabahtan akşama kadar birilerinin hayatlarını izliyoruz.
Bir kanalda tecavüze uğrayan köylü kızını görüyoruz.

Kanal değiştiriyoruz ve ailesinden şiddet gören bir kızın dramına şahit oluyoruz.

Kanal değiştiriyoruz ve yeni bir hayat daha.

Bizler, televizyonla Tanrısallaşan bir nesiliz.

Üç numaralı kutudan çıkan ödül gibiyiz.