22 Mayıs 2017 Pazartesi

Bir Rüya



Karanlık bir patikada yalnız başıma duruyorum. Hangi yöne gideceğimden emin değilim. Nerede olduğum konusunda hiç bir fikrim yok. Kim olduğumu hatırlamıyorum. Birden arkamda yaşlı bir kadın beliriyor. Gülümsüyor ama dişleri yok.

"Pekala, nedir üçüncü dileğin?" diye soruyor.
"Üç mü?" diyorum. Şaşkınım.

-"Diğer iki dileğime ne oldu?"
-"Diğer iki dileğini kullandın. Ancak ikinci dileğin, bildiğin her şeyi unutmaktı. Bu yüzden sadece bir dilek hakkın kaldı."

Kesik kesik gülüyor yaşlı kadın.
Kararsız bir şekilde "Pekala" diyorum. "Bu söylediğine inanmıyorum fakat denemekten zarar gelmez. Gerçekten kim olduğumu öğrenmek istiyorum. Son dileğim bu."

Gülüyor yaşlı kadın.
"Tuhaf" diyor.
Son dileğimi de yerine getirip uzaklaşıyor.
Giderken ağzından şu sözler dökülüyor:
"Bu, senin ilk dilediğin şeydi."

16 Mayıs 2017 Salı

Günümüzde Evlilik



İlişkiler ve sosyal psikoloji üzerine çalışmalarda bulunan Eli Finkel'in son söyleşisinde oldukça güzel tespitler vardı. Finkel'e göre, 1850'ye dek insanların evlenmesinin ardındaki psikolojik motivasyon Maslow'un gereksinimler hiyerarşisinde yukarı tırmanma durumuydu.

Önceleri insanlar evlenirdi, çünkü evlenmek yiyecek ve barınma güvencesi sağlardı. Yani yoldaşlık bir emtiaydı. Sonra insanlar evlenmeye devam etti, çünkü evlenmek sosyal kabul ve grup desteği sağlıyordu. Sonra insanlar yemeyi, barınmayı ve sosyal statüyü siktir ederek, salt birey sevgisinden ötürü evlenmeye başladılar. Çünkü bu kaynaklar evlilikten bağımsız olarak erişilebilir olmuştu. Bu dediğim Finkel'e göre, yanılmıyorsam 1920-1950 yıllarındaki Amerika için geçerliydi.

Daha sonra, işte Maslow'un gereksinimler hiyerarşisi adını verdiği üçgenin tepesinde yer edindi evlilik dediğimiz şey. İnsanlar, kendilerine olan saygıdan (self-esteem, özsaygı demek ama bana kalırsa burada "kendini beğenmişlik" kastediliyor) ötürü evlenmeye başladılar. "Her ne kadar Jim'i seviyor olsam da Greg ile birlikte olmalıyım. Çünkü o benim statümü, kendime olan güvenimi ve özdeğerimi yükseltiyor. Eh, şimdi ben de koluma Emma Watson'u takıp bir şehir turu atsam, götüm kalkar heralde.

Devam ediyor, Finkel,  son olarak "İnsanlar artık kendi ideallerini gerçekleştirmek için evlenir." diyor. Gün geçtikçe bizi özümüze ve ideallerimize ulaştıran bir partner arar dururuz. Tabi, bu imkansızdır.

9 Mayıs 2017 Salı

Nihilizm ve Varoluşçuluk


 Nihilizmin doktrini, hayatın bizim ona yüklemeye çalıştıklarımız dışında hiç bir anlamı olmadığı yönündedir. Bu, yüzyıllardır süre gelen bir anlam arayışı. Belki felsefe, evrensel bir ahlak yasası ortaya koyabilseydi bunu başarabilirdi. Belki Descartes'in "Düşünüyorum, öyleyse varım" savı veya evrensel vefayı gözeten başka girişimler bu dünyadaki yaşamın malumatını ortaya koyabilirdi. Fakat nihilizm, felsefeyi de elinin tersiyle iter. Felsefenin asla değişmez denilen gerçeği bulamayacağını bir kenara bırakın, böyle bir gerçekliğin var olmadığını söyler. Bunun da bir takım sinir bozucu neticeleri vardır; örneğin Tanrı yoktur, hayatlarımızın bir anlamı yoktur ve hayatımız boyunca edindiğiniz bilgiler ya ispatlanamaz varsayımlara dayalıdır ya da eğitimli beyinlerin tecrübeye dayalı varsayımlarıdır, fakat gelecekte değişmeyeceklerini garanti etmek mümkün değildir. Nihilizm, geleceği önceden tahmin etmede geçmişteki belirsizlikten yola çıkarak felsefeye karşı bir darbe vurur. Mümkün olan her koşulda herhangi bir hipotezi test etmenin mümkün olmaması, kişisel duygularımızın güvenilmezliği ve aynı şeyin farklı insanlar tarafından aynı şekilde tanımlanacağını garanti edemiyor oluşumuz elimizi kolumuzu bağlar. Nihilizm, varlığın kendisini bireyin ötesinde ipsat etmenin mümkün olmadığını söyler ve işte bu yüzden ahlakın bir anlamı yoktur.

Varoluşçuluğu tanımlamak için ise öncelikle bunun zıttını ele almak gerekiyor, yani "özcülük". Platonun formlar üzerine gerçekleştirdiği şu çalışmalarla birlikte filozoflar çok uzunca bir süre herşeyin bir "öz"e sahip olduğuna inandılar. Öz olmadan varlığın bir anlamı olmayacağını düşündüler. Plato, "öz"ün başka dünyalara ait bir kavram olduğunu ve aslında varlığın "öz"ünden ziyade, onun yansımasını bu dünyada gördüğümüzü söyledi. Örneğin, oturduğunuz sandalyeyi düşünün. Özcülere göre her sandalyede bir nevi "sandalye-lik" özü vardır ve bu o sandalyeyi var eden şeydir. Bir özcülük savunucusuna bu sandalyeyi sandalye yapan şeyin ne olduğunu sorduğunuzda ağırlığınızı taşıyan ahşap ayaklardan, kıçınızı koyacağınız düz ve kalın bir levhadan, bir de sırtınızı yaslayacağınız dik bir tahtadan meydana gelen bir nesne olduğunu belirtecek değil mi? İşte varoluşçular bunu kabul etmezler. Onlara göre varlığın kendisi özden önce gelir. Yani "şey"ler bir dış güç tarafından tanımlanmamıştır, gerçeklik görünenden ibarettir, yani varlığın kendisinden.

Varoluşçular, absürdizm hakkında da çokça konuşurlar. Absürdizm, biz nasıl tanımlarsak tanımlayalım, nasıl olmasını istersek isteyelim, evrenin tamamen görünenden ibaret olduğunu savunur. Bunların önemli bir problemi de şunu açıklığa kavuşturamamaktır: Eğer çok güçlü ve sevgi dolu bir Tanrı var ise dünyadaki bunca acı, kötülük ve sefalet neden? Bu noktada nihilistler ve varoluşçular bir Tanrı olmadığı konusunda hemfikirdir. (Tabi Kierkegaard buna katılmaz. Ona göre Tanrı vardır fakat Tanrının neyi yaptığını ve neden yaptığını bilemeyiz. Ben de Ona şunu derim: "Tanımlanamayan bir Tanrı fonksiyonel olarak var olmayan bir Tanrıya eşdeğerdir!") Nihilistler ile varoluşçuların kavgaya tutuştuğu şey ise; varoluşçulara göre varlığı örtülü de olsa, nihai bir amaca veya anlama ulaşamasak da, evren anlaşılabilir. Nihilistler ise evrenin asla anlaşılamayacağını savunur.

20 Nisan 2017 Perşembe

Fikirlerimin Son Demdeki Hali ve İnsan Arayışım



Birilerini arıyorum. Dediklerimi anlayabilecek birilerini arıyorum. Tam anlamıyla anlamasa bile merak duyacak birilerini arıyorum. Merak etmese bile karşı çıkışlar yapabilecek cesarette birilerini arıyorum.

Tanrı, net olarak yoktur. İnsanın kendisi aslında Tanrıydı, fakat açığa çıkartmayı baraşamadığı benliği derinlerde kaldı, içindeki gücü başka bir figüre yükledi. Tanrıyken bir başkasını da Tanrı gibi görmek durumundaydık. Birer Tanrı olarak gördüğümüz anne ve ardından baba gücü elinde bulundurarak, bunu ufak ufak kırılmalarla bizden aldı. En son noktada bu güç kişilerle bağlantısız bir hale geldi ve toplumun içinde kafamızdaki Tanrıyla başbaşa kaldık. Artık kimsenin inancını sorgulamıyoruz, kendimizinkini de sorgulattırmıyoruz. Süreç bitmiştir, artık ölüyüz.
 
Aşk, iki insanın yakınlaşması, hakkını vererek yaşaması bu dünyadaki en zor iştir. Çünkü benlik kayıptır. Benlik kaybolduğu için benliğin çok önemli bir temsilcisi olan bedenimize uzağız. Uzak olduğun bir bedenden zevk alamazsın. Alıyormuş gibi yaparsın. İşin içine sadistik öğeleri sokarsın. İşin içine "güç" karıştırmak zorunda kalırsın. Kafan rahat değildir, iç sesler, iç sorular, iç çaresizlikler bir türlü susmaz. Susması için söylediklerimi yapmak durumunda kalırsın. Sorunlu olduğun için, seçtiğin partner de sorunludur.

İnsan, hayat karşısında deliremediği için, yapa yalnız kalamadığı için, içindeki yoğun duygularla başa çıkamadığı için, cennetini kaybettiği için, dışarıdan sunulan hayatı yaşar. Kendi çocukluğunu yeniden var edebilmek için çocuk yapar. Sonra ilk paragrafta anlattığım sistem üzerinden çocuğunun Tanrısı olur ve bu güçle yine onu yabancılaştırır. Sonra o çocuk da aynı yoldan geçer. Bunlar hiç bitmez.
Bebekler ve çocuklar, özünde herşeye sahiptir. Bilmedikleri hiç bir şey yoktur. Hayata atılmaları için hiç bir sebep yoktur. Yaşamın anlamına hepimizden daha yakındırlar. Ama bizler onları tam aksi şekilde zannettiğimiz için, hayatı anlatırız. Tek yapılması gereken hayata dair bildiğimiz herşeyi unutup çocuğun karşısına geçmektir. Ona sorular sormaktır. İşinizi okulunuzu arkadaşlarınızı neyiniz varsa her şeyi bırakın ve çocuklara kulak verin.

Son olarak kadınlar üzerine bir kaç şey söyleyeyim. Nasıl Tanrı üzerinden dönen büyük bir yalan varsa, kadın üzerinden de dönen büyük bir yalan vardır. Kadın Tanrılaştırılmıştır. Kadının yarattığı etki, aşırı görkemli bir seviyeye çıkmıştır. Görüntünün yarattığı etki, benliğin gerçek seslerini katletmiştir. Kadın bu yüzden sadece görüntüsüne önem vermiştir. Bu yüzden görüntülere dayalı bir hayat yaşamaktayız. İstisna kadınlar her zaman olacaktır, ben genel "kadınlık" üzerine konuşuyorum.
Kadınların özünde "çocuk yapmak" ya da "çocuk bakmak" ya da "duygusal olmak", "duygusal hareket etmek" gibi bir dürtü falan yok. Hatta çoğu kadın aşırı derecede duygusuzdur. Bu duygusuz kadın öyle güzel maskelenmiştir ki, hayatımızı katleden şeyin annemiz olduğunu bilmeyiz. Çünkü bir annelik sorgulanmaz, çünkü annenin duygusallığı sorgulanmaz, onun haricinde herşey sorgulanır. Hayatınızı anneniz katletti, her kadının otomatik olarak ince, duygusal varlıklar olduğunu düşündünüz ama yine gidip duygusuz bir kadına kapılacaksınız. Çünkü bu yanlışı içselleştirdiniz, onun katliamını artık seksilik olarak algılıyorsunuz. Kadınlar konusunda çok daha acı ve hayati şeyler var ancak şimdilik bu kadarı yeterli.

Nietzsche'nin Erdemleri




"Kişi en çok erdemleri için cezalandırılır."

Öyle ya, büyük ve yüce insanlar, diğer insanlar tarafından sevilmezler. Kendini büyük hisseden birisi, diğer insanlar tarafından hor görülmeye mahkumdur. 

Peki sahip olmamız gereken bu büyüklük, yücelik ve güçlülük nedir?
Hemen söyleyeyim. Benim büyük insanım, herşeyden önce perhize giren insandır.
Bünyesini bütün dogmatik düşüncelerden arındırması için yapılan bu perhizi; artık özgür düşünen, hayatın trajedisinin ve acımasızlığının farkında olan ve bunu bile bile hayattan keyif alıp üzerinde dans etmesini bilen, tam anlamıyla kaderini kucaklayan insanın kararlı ve sert tutumu sürdürür.

Benim için hayat tümüyle irrasyoneldir. Belli bir bakış açısından bakıldığında dogmatik bir çok düşünce ölüm ve trajedi gibi bir çok kavramı ötekileştirirken, ahlaka dair kavramları yaşamlarımıza sokar ve onları rasyonalize eder. Nietzsche'nin Kant'ı dar kafalı olarak eleştirmesinin sebebi de budur.

Yaşamak, sert koşullarda olmalıdır. Trajedi, bu koşulların olmazsa olmazıdır. İnsanın yaşamı artık bilimin ölçüp biçtiği veya biçimsel ahlakın esir aldığı bir meseleyken, hissiyata dayalı bir varoluş meselesine dönüşür.

16 Nisan 2017 Pazar

İspatlanamaz Bir İnanç





Şayet bir gün birileri çıkıp da evrenin hangi nedenle var olduğunu keşfederse, evrenin birden bire yok olacağına veya yerini çok daha garip ve anlaşılmaz bir şeyin alacağına dair bir şüphem var.

Başka bir şüphem ise bunun zaten gerçekleştiğidir.

12 Nisan 2017 Çarşamba

Peygamber Hastalığı (Yeni Bir Kur'an Yorumu)




Temporal lob epilepsisi.
Birçok bilim adamına göre şaman hastalığıdır.
Ben buna peygamber hastalığı diyorum ve bu konuda paylaşacağım deneyimlerim ile bu benzetmenin yakından ilgisi var. Temporal epilepsi nöbetleri esnasında, beynin temporal lob bölgesindeki epileptik aktiviteler görsel ve işitsel halisünasyonlar görmenize sebep olur. Bilincinizi bir süreliğine kaybedersiniz. Dejavu ve jamais vu ilüzyonları gözlemlenebilir. Burnunuza olmayan kokular gelebilir, etrafınızdaki nesnelerin boyutlarını değişmiş şekilde görebilir ve olmayan sesleri işitebilirsiniz. Bu hastalığı bizzat yaşayan birisi olarak, nöbet esnasında deneyimlediğim şeyleri tarif etmenin imkansızlığını çok iyi biliyorum. O kısacık periyotta olup bitenler, sizi özel bir şeyler yaşadığınız düşüncesine iter. Çocukluk dönemlerimden yarım yamalak hatırladığım nöbetler daha korkunç. Kimi zaman bedenimin dışına çıktığımı ve kendime tepeden bakıyormuş gibi hissettiğimi hatırlarım. 

Eskiden Orta Asya'da bu hastalığa yakalanan kimseler muhakkak bir şamanın yanına çırak olarak verilirdi. Çocuklar, muhtemelen şamanlık eğitimi aldıktan sonra nöbetlerini kontrol etmeyi öğreniyordu. Şamanların trans halinin zirve noktasında kendilerinden geçmeleri gerçekten de epilepsi hastalarının nöbetlerine benzemektedir. Şamanlığın özel bir şey olmadığı, aslında bir hastalık olduğu bilinmesi gereken bir noktadır.

Peki, konumuzun Hz. Muhammed ile ne ilgisi var?

Geçenlerde yattığım yerden düşünürken, kendimi Hz. Muhammed'in zamanında buldum. O dönemdeki ortam şartlarını, olup bitenleri, sosyalliği gözden geçirdim. Birden aklıma Allah'ı ve Kur'an-ı daha önce hiç bakılmadığı bir şekilde yorumlamak geldi.

Şu yazıyı ve kaynak gösterdiği makaleyi okuyun:

Bir araştırmaya göre, Hz. Muhammed'e vahiy indirilen Hida Dağı'ndaki mağarada bir grup bilim adamının yaptığı incelemeler sonucunda mağarada epilepsi hastalarının nöbet geçirmesine neden olan elektriksel bir alan keşfedilmiş. Test amacıyla buraya bırakılan bir kaç epilepsi hastası sahiden de nöbet benzeri halusinatif deneyimler yaşamış.

Bence Hz. Muhammed epilepsi hastası, çok zeki bir filozof. Ateist ve aynı zamanda materyalist. Çevresine bakıyor ve insanların bir şeylere taptığını görüyor. Materyalizmi birden söyleyemez, çünkü anlayacak birileri yok etrafta. Bir yol buluyor; Allah diye isimlendirdiği şey aslında bildiğimiz Dünya. Evet bildiğimiz Gaia. Allah, tanımlanamaz bir varlık. Koydum bu tanımlanamaz varlığı işe yaramadı. Sonra "evren" dedim. Baktım Muhammed o kadar bilgili değil evren konusunda. Bu da olamaz dedim. Şimdi işte Dünya'yı iyi gözlemlediğini farkettim. Yerine koyunca oldu. Allah sözcüğü yerine Dünya sözcüğünü koyup bütün ayetleri baştan sona okuyun. Sonra da düşünün.

Şimdi çoğu müslüman Kur'an'ı okumadan onu kutsal sayıyor. Bu yüzden Kur'an'ı bir mucize saymaları onların subjektif bir görüşüdür. Muhammed ise hayatın kendisini görmüş ve tanımlamıştır. Yani Kur'an, içinde şifreler olan bir kitap değildir, birebir dünyayı anlatmaktadır. Kur'an'daki cennet ve cehennem tasvirlerine bakarsanız hep Dünya'dan örnekler mevcuttur. Dünya dışında bilmediğimiz bir boyuttan hiç örnek yoktur. Çünkü Muhammed iyi bir gözlemci ve bilgeydi.

9 Nisan 2017 Pazar

Zeki İnsanların Ahlakı




Psikopatların, devleti soyanların, rüşvet alanların önemli kısmının ortalama üstü zekaya sahip olduğunu orada burada okumaktayız. İnsan işine geldiği gibi davranan ve söyleyen bencil bir varlıktır. Bu yüzden zekiler için ahlak, işlerine geldiği zaman toplumsaldır.

Dolayısıyla, zekanın kurnazlık tabanında olan tarzı, etiği kendi çıkarı için kullanır. Ya da zeki insanların büyük bir kısmı etiği ancak biçimsel kalıplar bazında uygulayabilirler. Bunun da üstü, bütüncül düşünmeyi seven, giderek etikle paralel giden bir tavırdır. Ama boş bir etik / ahlak değil, bütünlüğün yararını gözeten bir anlayış olmalı.

Russel Gough, “Karakteriniz kaderinizdir” adlı kitabında şöyle diyor:

“Doğru ve iyi olanı bilmekle doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı, doğru ve iyi olanı yapacak bir karaktere sahip olmaktır.”

Yani zeki bir insanı alıp, onu ahlakça eğitmeden, sadece zihinsel olarak eğitmekle aslında topluma bir bela kazandırıyorsunuz. Ahlak, etik adına ne derseniz deyin, 'iyi' yi ve 'denge' yi baz almak zorunda. Yoksa kalıpları değil. Burada değişen şey 'iyi' nin kime göre olduğu. Düşük düzeylerde 'iyi', 'küçük ben'e göredir. Üst düzeylerde bütünlüğe veya 'büyük ben'e göredir. Yani olay 'bakış açısının genişliği' veya 'bütünlüğü hangi derecede algılayabildiği' ile ilgilidir kişinin. Bakış açısını genişletmek ve bütünlüğü algılamak da bir zeka işi olduğu için, sonuçta belli bir seviyenin üstündekiler otomatik olarak iyi veya ahlaklı olmak durumunda gözüküyor. 

Bir de şunu unutmayın, bir insan ancak kendi zeka seviyesine kadar olan insanların zekalarını net görebilir. Kimse kendinden zeki birinin ne kadar daha zeki olduğunu anlayamaz. Çünkü kimse kendi boyundan yüksek bir duvarın ötesini göremez. Bu yüzden herkese göre kendisi en zekidir neredeyse (öyle olmadığını görmesi dahi bu durumu çok sarsmaz, çünkü güvenebileceği tek zeka kendisidir). Tabii bir de şu var, zeki biri aptal taklidi yapabilir, ama aptal biri zeki taklidi yapamaz. Yapsa da zekiler pek yutmaz.

Eh, Robin Hood hırsızdır, kimilerine göre bir kahraman.
Kendi ellerimizle yarattığımız bir çelişkinin içine düştük sanırım.
Yoo, aslında zeki olduğu için hırsız değildir.
Zekiyse daha iyi hırsız olur.
Zekanın ahlakla ilişkisi "daha" kısmında var.

Encomium Moriae


İz sürme sanatında, büyücülerin pek sık kullandığı "Kontrollü delilik" diye bir kavram varmış. Onlar bu yöntemi günlük sorunların dünyasındaki herkes ve herşeyle başa çıkmak için kullanırlarmış. Denetlenen aldanma sanatı veya eyleme bütünüyle kendini veriyormuş gibi görünme sanatı. Öyle iyi yapacaksınız ki, kimse farkına varamayacak. Herşeyin ayrılmaz bir parçası olarak kalırken her şeyden ayrı olmanın inceden inceye düşünülmüş sanatsal bir yöntemi bu.

Don Juan, bütün insanların her an saçmaladığını fakat büyücülerin saçmaladıklarının farkında olduğunu söyler. Bence ömrün, deliliğin yarattığı bir hayalden ibaret olduğu düşüncesi de bununla bağdaşmaktadır.

"Akıl ne kadar can sıkıcı ve azap vericiyse; delilik o kadar hafif ve keyiflidir. Hayatın kaynağını teşkil eder. Devam eden her şeyde delilikten bir parça vardır. Her güçlük karşısında başvurulan delilikler olmasa ne evlilikler devam eder ne savaşlar kahramanlar çıkarır, ne yaşlılık çekilir, ne de aşklar ve dostluklar yaşanır. Tüm bu insancıl ilişkilerin devamında aklın zincirlerinden kurtulup deliliğin özgür atmosferinden çalmalar vardır. En akıllı insanın bile ara sıra başvurduğu delilikler olmasa yaşam çekilmez bir hal alır. Aklın avantajlarıyla kendilerine bir statü ve paye alan bilgeler bu durumlarıyla o kadar özdeşleşirler ki bir süre sonra hezeyan ve buhranlar içinde kendi hayatlarına kendileri son verirler. Onlar aklın temsilcileri olduklarından neşe ve mutluluk veren delilikten mahrum kalmışlardır. 

İnsanın mutluluğunun önündeki engel akıl mıdır? Doğada en yetkin olgunun akıl olduğunu, dünyanın geçirdiği müthiş gelişmelere ve kolaylıklara karşın ruhi bunalımların gitgide arttığını göz önünde bulundurursak bunun yabana atılır bir fikir olmadığını görürüz. aklın düşünceyle kirlendiği, kötü yola saptığı ve doğal dengeyi bozduğu söylenebilir. Mutsuzluğun, ruh sıkıntılarının başlıca nedeni insanın doğasından koparılmasıdır. Aklın hakimiyetine giren insan mekanik bir hal almıştır. Halbuki en mutlu varlıklar kendi doğal akışlarında yaşayan, akla ihtiyaç duymayan canlılardır. Örneğin Arılar hem bahtiyardır hem de insandan daha başarılıdır. Çünkü aklın kuşatıcılığı altında hırsa ve intikama dalmaz."

Deliliğe Övgü - Desiderius ERASMUS

6 Nisan 2017 Perşembe

Hoşgörü Dini

Bunu diyen, üçüncü sınıf bir sirk cambazıdır, inandığı dinin içeriğinden bihaberdir.
Değil İslam, hiç bir dinde merhamet yoktur, hoşgörü hiç yoktur. İnanmayan açar okur ve kendi gözleriyle görür.
Alayı tehdit, şantaj ve esaret üzerine kuruludur.
Cehennemle tehdit etmenin nesi hoşgörüdür?

Benim de anlayamadığım, dinden geldiği bilindiğinde insanların bu gibi durumları gönül rahatlığıyla kabullenebiliyor olması.
''Allah belanı versin'' Kur'an'da yazınca beddua değil, sen ben söyleyince beddua.
Ben çıkacam birine aptal, akılsız, hayvan, azgın, odun diyecem, o da üzerime yürüyecek.
''Ne oluyor lan!'' dediği vakit, şak diye red kit gibi çıkartacam Kur'an'ı; ''Aha buyur, ben değil senin Tanrın söylüyor bunları.''

Sonra oradan kafayı uzatacak ve diyecek ki: ''Ama o hakaret sayılmaz ki.''

Ateist Olma Nedenleri


Kendi adıma; seçimlerim konusunda ailem tarafından hep özgür bırakıldım. Küçük yaşta beynimi yıkamaya başlamadılar. Kur'an kursuna git diye ısrar etmediler, babam namaz kılmıyorum diye baskı uygulamadı, yatmadan önce bismillâhirrahmânirrahîm demezsen yatağına cinler doluşur, sağa sola çeker, üstüne çöker, nefesini keser gibi ürkütücü hikayeler dinlemedim.

Gerçekte böyledir. Birileri size Tanrıyı takdim etmeyene dek, gerekliliğini hissetmiyorsunuz zaten. İnsanın varsayılan hali Tanrı tanımazlıktır. Bu, ''tanımamak'' sözcüğünün tam manasındadır. Birileri beyninizi yıkamazsa böyle devam edersiniz.

Ben de hayatım boyunca ne namaz kıldım ne de dua ettim. Doğarken varsayılan halimle yaşamaya devam ettim. Eksikliğini de hissetmiyorum ve mutluyum. Pragmatistim aslında biraz; bir eylem sonuçlarında fayda sağlamıyorsa benim için gereksizdir. Bir Tanrıya inanmışım ne olur? Hayatımda ne değişir? Hiç birşey...

5 Nisan 2017 Çarşamba

Evren 6 Günde Yaratılmış




Şöyle bir gezegen olacak, %70'i su olacak, kayalar, volkanlar olacak, 6 günde bitecek, yaptım olacak...
Tabi tek Dünya ile bitmiyor bu, Güneş'i var, Mars'ı var, Venüs'ü var, Merkür'ü var. Gerçi Merkür kolay, ufacık birşey. Satürn biraz karışık, halkası vs. var.

Yok yok, bence de çeviri hatası vardır, gün değildir, evredir o. 6 günde olacak iş değil. Sadece Kim Kardashian 2 gün sürer, 1 gün de Emma Watson. Kalan 3 günü de dünyaya ayırsa, yetişmez. Bunun dizilimi var, bir sürü coğrafi bıdı bıdı, fizyolojik bilmem nesi var...

Dilencileri Yok Etmeli



Sokaklar dilenen insanlar ile dolu ama hangisinin gerçekten yardıma ihtiyacı olduğunu bilemiyoruz. Hangi dilenciye güvenebiliriz, hangisi sahtekar, köşede mendil açan adam bir ayağını pantolonunun içinde saklıyor mu? Bunların hiçbirini bilemiyoruz. Bu istenç de dilenmekten farklı değildir. Ben sahtekar dilencileri değil, dilenmenin kendisini lanetliyorum. Avuç açan iki el ve uzatan bir el arasında samimiyetsiz bir bağ buluyorum. Dilenmek, arzu eden kişi açısından küçültücü bir taleptir, boyun eğmedir. Bir insanın alçalabileceği en son zemin, ruhunun dibi, en derin çukur dilenciliktir. Bu davranış iyiliğin özünü de kirletir. 

Kapitalizm ve Mülkiyetçilik

 
Kapitalizmin temeli mülkiyetçiliktir. Kapitalizmden şikayetçi bir kimse mülkiyetinden asla şikayet etmez. Çünkü mülkiyetten bütünüyle vazgeçerek bu dünyada varlığını sürdüremez.
 
Adamakıllı iki kelimeyi bir araya getiremeyen Ağaoğlu'nun sahip olduğu servet acaba becerisinden mi yoksa kapitalizmin getirdiği gelir adaletsizliğinden mi kaynaklanıyor? İnsanları ev almak zorunda olduklarına inandırırsanız, onlara aklınızın alamayacağı kadar çok ev satabilirsiniz. Yeter ki insanları birşeyler satın almak zorunda hissettirin. parfüm, patates cipsi, diş fırçası... bunlar hayati önem taşıyan şeyler değildir. Ama seksi dudaklara sahip bir kadını televizyonda patates cipsi yerken gördüğünüzde veya müthiş kalçalara sahip bir hatunun axe kulanan adamın koltuk altını yaladığını gösteren türden reklamlardan birine denk geldiğinizde hemen markete koşarsınız.

Eğer birşeyler satın almazsak, elimizdeki paranın bir anlamı kalır mı? İşlerimizin bir anlamı kalır mı? Çalışarak ömrünün geri kalanını idare ettirmeye yetecek kadar para kazanıp hayatta kalabileceklerine inandırılmış milyarlarca insan.

''Eğer ne istediğini bilmiyorsan, kendini istemediğin bir sürü şeyi satın almış olarak bulursun.''

Kapitalizm bundan beslenir.
İnsanların içindeki satın alma arzusundan. İnsanlar köklü bir devrim başlatmadan bunun sonu gelmeyecek. İlk devrimi kendimizde başlatmamız gerekiyor.

4 Nisan 2017 Salı

Ölüm Kapıda




Benim aklımda hep, bir istisna olacağıma dair garip bir düşünce var. Kendi bilincimin asla yok olmayacağından emin gibiyim.

Eğer hayatınızın bir döneminde ciddi bir kaza geçirdiyseniz, şu duyguyu bilirsiniz: ''Tamam, bu kez öldüm. Bundan geri dönüş yok, herşey bitti.'' işte bu anlar, gerçekten sonsuz bir hayata sahip olamayacağınızı anladığınız anlardır. Bedenin yok olacağını ve herşeyin sona ereceğini farkedersiniz. Ama bilinç? Bütün insan hayatına bir saygı gereği onun ebediyen yaşaması gerekmez mi? Belki de bu saygısızlığı kendine yakıştıramayan insanlar, öteki dünyaları yarattı. ''Ben, bir deneyim, bir oluş veya bir realite olarak ebediyen yaşamalıyım. Çünkü bedene saygı, bunu gerektirir.''

Din İle Bilim




Dinler zaten çürümüştür, bunun için bilime ihtiyaç yok. Din konularındaki görüşler mantıktan esinlenen sezgilere değil, tümüyle duygusallığa dayalıdır. Çünkü karmaşık hesap yapmadan kanıta ulaşan şey akıl değil, sezgidir aslında;

"Hissediyorum, ödül 14 numaralı kutuda."

Aklın kavrayabildiği herşey, izah edilebilir. Mantıki önermelerden türetip de kendimi ikna edebildiğim her türlü şey için bir başkasını da ikna edememem için bir engel yok.

İnsanlar, kavrayamadıklarının farkında oldukları olaylarla karşılaştıklarında, sandığınız şekilde cahilliklerinin bilinci içinde çırpınmazlar. Gerçekte irrasyonel olan bir görüş veya karar için, kendilerine rasyonel gözüken nedenler uydurmaya başlarlar. Bu süreçte kanıtlar, rasyonel bir devinim için olası bir temel olarak kabul edilir.

Yani kanıt diye öne sürülen şey, aslında tek bir kemiğe bakarak, nesli tükenmiş bir hayvanın iskeletini zihinde canlandırmak gibi yeterince anlaşılmış bir parçayı ele alıp, ondan bütünün anlaşılacağına inanmaktır.

Kavuşamazsın, Aşk Olur




 Sevgili edinmek konusunda hiç bir gayretim yok. 
Kaderime küsmüş, umudumu yitirmiş ve yalnızlığımda boğulmak üzere olduğumu düşünebilirsiniz.
Ama sevgi, sadece bir ilaçtır kardeşlerim.
Ya da özel bir şeyi arzulamak gibidir, tek taraflıdır. Mesela ben dağda bayırda yürümeyi severim, Emma Watson'ı, Evan Rachel Wood'ı severim ama onlardan beni sevmelerini beklemem. Çünkü bu bendeki tutkudur.

Kadınlardan da size özel bir ilgi göstermesini beklemeyin. Büyük bir ihtimalle sizinle ilgilenmiyorlar. Belki de sandığınızdan çok farklı bir şeydir. Yaşamın anlamına kafayı takmaktasınız, bunu aşk sanmaktasınız. Sevgiyi kaybetmekten çok psikolojik bir çöküntü içersindesiniz. Unutmayın, insan yaşamına anlam katabildiği sürece mutlu olabilir. Karnın açken bir lokantanın önünden geçtiğinde burnuna gelen kokular senin için anlamlı olur. Ancak karnın tokken aynı lokantanın önünden geçtiğinde o koku seni rahatsız edebilir. İşte yaşam hissettiğin bu açlık ve tokluktan ibarettir. Kendini neyle doyurduğun önemli değildir.

Matematik Doğada Yoktur Diyenler

 
 
 
 Matematiğin olmadığı bir çağdasınız.
Topladığınız meyveleri mağaranızda paylaşacaksınız.
Herkesin önüne 1'er 1'er koymanız çoklu terim toplamıdır.
Parmaklarınıza bakarak, her bir parmak kadar meyve vermeniz oran-orantıdır.
Elinizde bir sürü mermer var, yol döşeyeceksiniz.
Minimum mermeri harcayarak yol döşeyeceksiniz, bunun tek bir yolu var.
Nasıl hesaplarsınız?
Deneme yanılma yoluyla mı?
Bu da bir integral problemidir.
Küçük bir alan alır, onu olabilecek en uygun şekilde doldurursunuz.
Daha sonra yapmanız gereken, bu işlemi diğer mini alanlarda tekrarlamaktır.
Peki matematik, deneme yanılmanın pratikleşmesinden başka birşey de biz mi bilmiyoruz?

Matematik doğada vardır.
Sadece nasıl tanımladığınız size bağlıdır.
İnsan olsun veya olmasın güneş'ten saniyede milyonlarca ton kütle kaybolacak veya bükülen bir uzaydan geçen ışık yine kırılacak.
Neye göre mi?
E = mc²
Yani bir matematik denklemine göre.
Keşif ile uydurmanın arasındaki ince farkı bilmek yeterli.

Felsefe ve Bilim İlişkisi




 Bilimi telaşla çalışan bir yetişkin gibi düşünün.
Felsefe de diz boyundaki bir velet.
Bacağına yapışmış, sürekli peşinde koşup aptalca sorular soruyor.
Çocuğu suçlayamaz, çünkü o da bir zamanlar çocuktu!

28 Mart 2017 Salı

Suçluluk ve Cezalandırma Üzerine




"Arzularımız o kadar şiddetlidir ki bazen birbirimizi parçalamak isteriz. ama topluluk duygusu bizi durdurur. Lütfen not edin: İşte bu , neredeyse ahlakın tanımıdır.", Friedrich Nietzsche.

Üstad burada insanların ıslah olmamasının karakteristikleriyle alakalı bir durum olduğunu savunuyor. Cezaların rolü burada yalnızca caydırıcılıktır, amaç suçun işlenmesine engel olmaktır. Bir aslanı terbiye ederek ona taklalar attırabilir, çemberin içinden geçirebilirsiniz. Ama o aslan acıktığında önüne gelen ilk canlı nesneyi yiyecektir. Bu sizin sandığınız anlamda terbiye etmekten öte, onun terbiye anlayışında gayet normal bir davranıştır, bu onun doğasıdır. Bir canlının doğasını değiştireceğinize, iyisi mi onu yok edin.

''Şöyle buyurur kızıl yargıç: ‘ Bu suçlu neden öldürdü?... Çalmak istiyordu da ondan…’ Ama ben size derim ki: Onun canı kan istiyordu, yağma değil… Bıçaktaki mutluluğa susamıştı o!..''

Bir insanı değişmeye ikna etmek, dahası bunun olacağına dair kesin bir inanca sıkı sıkıya bağlanmak geçmişe tesir edebilecek mi? Pişman olsa ne değişecek ki? Onu cezalandıranları daha mı anlayışla karşılayacak? Bu insanların pişman olmaları, artık sadece nereye eğersen oraya bükülecek bir tavırdan ibarettir. Her insan şu hayatta yaptıklarından sorumludur ve iyi veya kötü tüm sonuçlarına katlanmak zorundadır.

Diyeceğim şu ki, bir suçlu cezasını paşa paşa çekmelidir. İçerideki hayat daha kötüyse bu onun problemidir. Başkalarının hayatını karartan, alt üst eden bir pisliğin ne şartlarda yaşadığı, beni endişelendiren en son şeydir. Bu insanların topluma geri kazandırılması gerektiğini kim söylemiş? Yeterince insan yaşıyor ve bu gereksizler yalnızca yaşamı kirletiyorlar.

25 Mart 2017 Cumartesi

Adem ile Havva




İnanışa göre insanoğlunun ataları.
İlk insan ve ilk peygamber olan Adem'in 1000-2000 yıl yaşadığı ve boyunun 60 zira (35-50 metre) olduğu rivayet edilir. Bazıları da bunun cenneteki boyu olduğunu ve dünyaya indirildiğinde uygun fiziki şartlara getirildiğini savunur.

Bununla beraber hz.Adem'in türlü meziyetlere sahip olduğu da söylentiler arasındadır. Tüm varlıkların ve eşyaların isimlerini bilmektedir; geniş bir botanik bilgisine sahiptir, az biraz coğrafya, hayatta kalabilecek kadar da tarım ve hayvancılık bilmektedir.

Ancak ilgiçtir, bir süre sonra sülalesi tüm bu öğretileri unutup ilkel bir yaşam sürecektir. Bir de hz. Adem'in eşi, Havva vardır ki o da Adem'in yalnızlığını gidermesi amacıyla Tanrı tarafından, Adem'in kaburga kemiğinden yaratılmıştır Böylelikle hz. Adem kaynana derdinden kurtulmuştur.

Hikayede anlayamadığımız birşey var ki, bu iki insan nasıl hayatta kalabildi?
Ve yalnızca iki kişiden nasıl oldu da tüm insan ırkı türeyebildi.

Pi

Farklı gezegenlerden canlılar (şayet varsa) ile anlaşmanın en kolay yolu bu sayı olurdu sanırım. Örneğin pi sayısının belli sayıda hanelerini yazdığımızda tekrarlara bağlı olarak bunun pi sayısı olduğunu anlayabilir ve kullandığımız rakamların kendi sistemlerindeki karşılıklarını bulabilirler. Böylece doğanın dili matematiğin ortak kullanımıyla yeni gökdelen projelerine beraberce imza atabiliriz, ilginç bir deneyim olur.

Evrim Teorisine İnanmamak




Bilimin; inanılarak, güvenilerek, üzerine bahse girilerek ilerleyen bir olgu olduğunu sananların yaptığı şeydir, yoksa bilime inanılmaz. Mesela benim bir arkadaşım var dört işleme inanmıyor, toplamanın ve çıkarmanın birliğine ve doğruluğuna delalet getirmiyor, olur mu öyle şey? İnanmak, içinde duygu ve taraf barındıran bir eylemdir.

Tanrının Gizlenmeyi Tercih Etmesi




Aynı, kör aşık edebiyatının, sağır Arif'e uyarlanmışı.
Size göre; bilgili, erdemli, zeki kişilerden oluşan bir topluluk var; bunlar hakikatli ve derin ilmi bilgilere sahip kişiler ve olan biteni bir tek bunlar görüyor, duyuyor, hissediyor. Bir de bozacı kesim var, bunlar ne hikmetse ne görebiliyor ne duyabiliyor ne de hissedebiliyor. Hem gönül gözleri, hem can kulakları tıkalı. Ne görmek istiyorlar, ne de duymak, hep bir inkar peşindeler.

Bir de benim gibi biri var, ekrana bakıyor, ekran yerinde; ama kızıyor ve ''seni görmek istemiyorum.'' diyor, ''Yahu ne menem şeysin sen, görmek istemiyorum.'' diyor ama nafile, ekran hala orada, ne olacak?

Hakikat, siz isteseniz de istemesenizde zorla gözünüze giren şey değil midir? Hakikati kolay kolay inkar edemememizin sebebi de bu değil midir? Eee, şimdi talep üzerine görünüp, arz üzerine yok olan birşeyden bahsediyorsunuz. Ben anlamadım.

21 Mart 2017 Salı

Herşeyi Çok İyi Bilen Bir Topluluk




Sorularınıza yanıt vardır elbette, arayan bulur ama yanlış yerde arıyorsa hiçbirşey bulamaz. Bu ülkede herkes çok zekidir, çok bilgilidir, herkes aristokrattır, ateşli birer filozoftur. Herkes, karşısına çıkan kim olursa olsun onu donatacak niteliktedir. Burada herkes, kendinden farklı düşünenlerin sözlerinde iyi şeyleri daima görmezden gelir, onlarda hevesle kötü bir şeyler arar.

Birçoğu, boş bir gururun şişirdiği bir gövdeden ibarettir.
O gövdelerini, kuyruk sokumlarındaki bir tıpayla ayakta tutarlar.
Tıpayı çıkarınca balon gibi sönerler.
Boş bir mide ne kadar büyük olsa da açtır.

Öğrenmek isteyen insan, aptal olduğunu kabul etmelidir, rakiplerinde daima iyi birşeyler aramalıdır. Böylelikle fikri yenilse bile, içtenliği kazanır. Çünkü kimse bilgi dağıtmakla yoksullaşmaz.Öğrenmek isteyen soru sormaz, önce o konuda yetkinliğe erişir.

Bunları reddeden kişinin burada bulacağı şey tutarsız bilgi, geçersiz kaynak, can sıkıntısı ve lakayıt bir tartışmadır.

19 Mart 2017 Pazar

Dünyanın En Ünlü Ateisti Nasıl Fikir Değiştirdi?



9 aralık 2014 tarihli bir Associated Press haberinde okuduğum ünlü bir ateistin hikayesi aklıma geldi. Yarım yüzyıldan fazladır ateist kimliğiyle bilinen filozof Anthony Flew, 2004 yılında 80 yaşından sonra fikir değiştirip, artık büyük ölçüde bilimsel kanıtlara dayanarak Tanrının varlığını kabul ettiğini söylüyor. Tabi bu gelişmenin bir basın olayı haline gelmesi işin ilgilenmediğim tarafıydı. Tabularıma sıkı sıkıya bağlı kalmamak konusunda bana hakkaniyetli bir ders vermişti bu olay. Saygı duydum. "Görüyor musun" dedim kendi kendime. "Ateist olmanın en güzel tarafı bu işte. Kişisel tercihlerimi bir meta haline getirmemeli ve yeri geldiğinde yanıldığımı kabullenebilmeliyim. Sürekli doğru olduğunu düşündüğüm şeyi savunmalıyım."

Buna döneklik diyenler oldu, onların tek derdi kazanmak. Gol mü değil mi? Onların peşinde oldukları şey bu. Her tartışmanın bir tarafın haklılığıyla son bulması gerektiğine inanan zavallı insanlar. Daima hakikatı aradığını söyleyen birisi, bugüne dek edindiği deneyimlerin, sıkı sıkıya tartıştığı, bağıra bağıra savunduğu fikirlerin günün birinde bütünüyle yanlış olabileceği ihtimaline kendini hazırlamalıdır.

 Anthony'in bu kararı bazı insanların hoşuna gitmişti.
"Bakın ünlü filozof imana geldi."
"Hepiniz geleceksiniz ulen!"

 Hani Anthony bilimsel kanıtlara dayanarak Tanrının varlığını kabul ettiğini söylüyor ya, neydi o bilimsel kanıtlar merak ettim. Dönüp dolaşıp "Bu düzen tesadüfen olamaz" klişesine gelebildiyse, 80 küsür yıla yazık etmiş Anthony amca.

17 Mart 2017 Cuma

Bu Toplum Nereye Gidiyor?




İnsanlarımız kültürlerinin içine tıkılıp kalmışlar ne yazık ki. Milyonlarca insan, aptalca kurallara uymak ve aptal kitlelerin peşinden gitmek zorunda hissediyor kendini. Ve hala ne yazık ki kültürden uzaklaşmayı, gelişim göstermeyi terbiyesizleşmek ve yozlaşmak olarak gören yabani insanlarla dolu etrafımız. Utanç ve tiksinti dışında paylaştığımız hiçbirşey yok malesef.

İyi buyrun, öyle olsun.
Politikacılar sizleri böyle görmek istiyor:

Eğil.
Kalk.
Eeğil.
Kalk.

Böyle birşey uğruna harcanıp gitmek ister misiniz?

Komik olan, hepimizin hayatının ana fikrinin aynı olması. Bizlere hiçbirşeyi arzulamamamız öğretilmişti. Nazik ve kederli görünmemiz, mütevazi bakış ve tavırlarımızı korumamız ve sade, alçak bir ses tonuyla konuşmamız öğretilmişti. Felsefenizin sizi nereye getirdiğine bakın. Oturmuş saçma sapan şeyleri tartışıyorsunuz. Kadınlar, mini etek, alkol, türban...

Sizin gibilerin, kontrol edilmeye ihtiyacı var. Birilerinin, sürekli tepenizde durup sizlere ne yapmanız gerektiğini söylemesine ihtiyacınız var. Tuvalete hangi ayakla girdiğinizden tutun da, suyu hangi elle içmeniz gerektiğine kadar.

Şunu göz ardı ediyorsunuz. Bu toplum giderek iyi bir hal almayacak. Sodom ve Gomore'ye olduğu gibi tanrı bizleri kaldırıp ters çevirmeyecek. Tanrı bizi asıl, inançlarımızı suistimal ederek ceplerini dolduran soytarılardan korusun. Kadınları eve tıkıp, bütün bir ömrü palavradan ibaret bir kitabı okuyarak geçirmeye zorlayan baskıcı zihniyetten korusun. Gidişatın kötü olduğu kanısına varamamanız, kendinizden bir başkasını sürekli yanlış olanı yapıyor gibi görmenizdendir. Bunlar kültürle veya birkaç ayetle yoluna konulacak şeyler değildir. Dedenizden veya ninenizden duyduğunuz efsanelerin de hiçbir halta yaradığı yok. Hadi şimdi saçma sapan şeyleri tartışmaya başlayın. Alkol damardan alınırsa caiz midir değil midir? Bekle ki içersin öbür dünyada...
Korkunç ve baskıcı bir sistemin zavallı masum kurbanlarıyız hepimiz.

Bu Toprakların Hükümdarları




Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olmanın gerekleri dört tanedir, açın bakın, içlerinde ''tarihi karakterlere ve eski imparatorluklara hayranlık besleme ilkesi.'' gibisinden bir şeyler görebilecek misiniz. Bir adam vergisini veriyorsa, sen vergi kaçırıyorsan; askere gidiyorsa, sen askerden kaçıyorsan; kanunlara uyuyorsa, sen uymuyorsan; istediğin kadar kendinle övün, balkona Türk bayrağı bağla, odana Atatürk posteri as, zafer bayramında sokaklara dökül, arabanın arka camında osmanlı tuğrasıyla tüm Türkiye'yi dolaş, Fetih 1453'e 7 kere gir çık, o adam senden daha türktür. Çünkü vatandaş olmanın gereklerini yerine getirmektedir. Bu durumda, demek ki bir insanın ne kadar Türk olduğuna karar verecek merci siz insanlar olamıyorsunuz maalesef.

Ben, ecdadımı severim, ancak bundan özel bir gurur duymam, sadece doğup büyüdüğüm topraklarda benden çok önce hüküm sürmüş tarihi kişiliklere hayranlık beslemem. Saygı duyarım ancak özel bir şeyler hissetmem. Sebebi de gayet açık; ancak bir düşünür, sanatçı, bilim adamı veya filozof benim hayranlığımı kazanabilir. Çünkü ben varlığımı bugün burada ecdadıma borçluysam, bu topraklarda yer edinebilmişsem; bir başka millet de yurdundan edilmiş demektir. Yurdundan edilmiş bir Kosovalı olsaydın, yine de osmanlı ile gurur duyacak mıydın? Yoksa barbar, işgalci gözüyle mi bakacaktın?

İnsanlık tarihi böyledir arkadaşım, baştan aşağı taraflı ve destansı kahramanlık hikayeleriyle doludur. Nerede tarihi bir başarı varsa, orada yüz binlerce insanın kanı vardır; nerede dikilmiş bir bayrak varsa orada talan edilmiş bir şehir vardır. İster sen ol ister bir başka millet; ölen bir insan için üzülmüyor, hükmeden taraf olunca zalimliğe fener tutuyorsan sen de zalimsin demektir.

14 Mart 2017 Salı

Evlilik Üzerine



Neden durup dururken, türün devamlılığını sağlamak gibi bir yükü sırtlıyoruz?
Yaşamlarınıza bakın ve kendinize sorun.
Nefret, kıskançlık, inatçılık, acı, tamah, arzu edilen şeyler midir?
Büyüyüp heybetle göklere uzanan bir ağaç olmak için kaç fırtına atlatmak gerekir?
Başka bir tohum ekmek isteyen, önce bunu düşünmeli.

''Evlenmek, iki kişinin birbirleri için iğrenç birer nesneye dönüşmelerini sağlamak üzere mümkün olan ne varsa yapmaktır. Bütün aşk maceralarının nihai amacı bir sonraki kuşağın oluşturulmasından, insan ırkının gelecekteki varlığının sağlanmasından ve özel yapısının belirlenmesinden başka bir şey değildir.''

Schopenhauer'a göre Aşk, takıntılarımız içinde en gerekli, en anlaşılır olanıdır ve eğer aklımızı kaçırmadıysak, çocuk yapmaya yanaşmayız. Hem mutluluğun peşinden koşmak hem de çocuk sahibi olmak birbirine ters düşen iki amaçtır. Evliliklere baktığımızda düşünceleri tümüyle farklı, sohbetleri çoğu zaman sıkıcı ve alışkanlıkları birbiriyle pek de uyuşmayan, aslında çok farklı uçlardaki iki insanın, zorunlu birlikteliklerine dayalı ilişkiler görmekteyiz. Yani iyi niyetimizi bir kenara bırakıp nesnel olarak bakacak olursak, en az onun kadar çekici ve daha iyi anlaşabileceğimiz binlerce adayın dışarda bir yerlerde olduğundan emin olduğumuz halde nedense hiçbirine karşı bir arzu hisetmiyor oluşumuz oldukça tuhaf.

Bu seçicilik Schopenhaueır'ı şaşırtmıyor. Ona göre, her önümüze gelene aşık olamayız çünkü herkesle sağlıklı çocuklar yapamayız. Yaşam irademiz bizi, güzel ve zeki çocuklar dünyaya getirme şansımızı yükseltebilecek kişilere doğru iter. Aşk, yaşam iradesinin ideal eşi keşfedip, bu bilgiyi bilincimize iletmesinden başka bir şey değildir: İlk buluşmalarda, taraflar bir yandan havadan sudan söz ederken öte yandan da bilinçsiz olarak karşıdaki kişiyle cinsel ilişkiye girdikleri takdirde ortaya sağlıklı bir çocuk çıkıp çıkmayacağını değerlendirirler:

''İlk kez bir araya gelen ayrı cinsten iki genç insanın birbirlerini farkında olmadan ama derin bir ciddiyetle, araştıran, inceleyen bakışlarla süzmelerinde, birbirlerinin bedenlerini biçimsel açıdan ayrıntılı biçimde gözden geçirmelerinde ilgi çekici bir yan vardır. Aslında, bu araştırma ve inceleme sırasında, tür ruhu, bu iki insanın birleşmesinden ortaya nasıl bir birey çıkabileceğini hesaplamaktadır.''

Yaşam iradesi böyle bir araştırma yaparak neyi bulmak istiyor? Karşıdakinin sağlıklı çocuklar verebileceğini gösteren bir kanıt tabii. Yaşam iradesi, bir sonraki kuşağın tehlikelerle dolu bir dünyada hayatta kalmayı becerecek kadar sağlıklı, fiziksel ve ruhsal açıdan sağlam olmasını sağlamak zorundadır. Dolayısıyla çocukların orantılı vücut hatlarıyla ve sağlam bir karakterle donanmasını amaçlar. Anne-babamız flört döneminde hata yaptığı için bizler ideal dengelerden nasibimizi alamamışız. Bu yüzden bazılarımız çok uzun, bazılarımız çok kaslı, bazılarımızsa çok kadınsı; burunlarımız geniş, çenelerimiz sivri. Eğer bu dengesizliklerin böylece sürüp gitmesine izin verilseydi, insan ırkı acayip bir ırk olup çıkardı. İşte bu nedenle yaşam iradesi bizi, kusurları açısından bizimkileri dengeleyecek insanlara doğru yönlendirerek bir sonraki kuşağın fiziksel ve ruhsal açıdan daha dengeli olmasına yardım eder.

''Herkes kendi zayıflıklarını, kusurlarını, türün özellikleriyle farklılık gösteren yanlarını başka bir birey aracılığıyla düzeltmeye, yani dünyaya gelecek çocuğun aynı özellikleri taşımasını, hatta bu özelliklerin çocukta bir anormallik biçiminde ortaya çıkmasını önlemeye çalışır.''

Kusurların etkisiz kılınmasıyla ilgili bu kuram Schopenhauer'ı, insanların neleri çekici bulduklarıyla ilgili tahminler yapmaya yönlendirmiştir. Kısa boylu kadınlar uzun boylu erkeklere aşık olurlar ama uzun boylu erkeklerin uzun boylu kadınlara aşık olması pek enderdir (çünkü farkında olmasalar da ilerde çocuklarının dev gibi birer yaratık olmasından korkarlar).

Sonsuz Mutluluk



Sonsuz mutluluk sizce de sıkıcı değil mi?
Hangimizin ''Sonsuza dek sıkılmadan yapmayı sürdürürüm.'' diyebileceği bir hobisi var?

Ya da şöyle sorayım, bu dünya üzerinde ne kadar yıl yaşamak istersiniz?
100 yıl? 300 yıl? 1000 yıl? Hadi 100.000 yıl olsun.
Bu kadar yaşanmışlığın üzerine hayattan keyif alabilir misiniz?
Hangi güzellik vardır ki hiç bitmesin, her dakika sizi meşgul etsin, bütün egonuzu, benliğinizi ve dikkatinizi bir tek noktaya toplasın? Var mı bu türden bir haz, böylesine bereketli bir meşgale?

Bir süre sonra sıkıntıdan patlayıp, bu kez yok olmak için yalvarır insan. Bana kalırsa, eğer sonsuz hayat diye birşey varsa, ödül değil işkencenin ta kendisi olur.

Günah Keçisi


 
Şeytanın var olduğunu başka insanlara ispatlayamıyorsan, şeytanın var olduğuna kendini nasıl ikna ettin? Peki o halde şeytan nerede?
Carl Sagan'ı, Hawking'i yolundan saptıran, yanı başında durup ''Yaz baba, büyüksün, kalemine kurban!'' diyen O muydu?

Peki ya filozoflar, onların da karıştırdıkları nanelerden Şeytan mı sorumlu?
Nasıl çalışır bu şeytan, işlevi nedir?

Şeytan, insanın içindeki iyilik yapma kabiliyetsizliğinin bir sonucu mu?
Yoksa para karşılığında satın alınan taşları fırlattığımız şu beton parçası mı herşeyin sebebi?
İçimizdeki pisliği üzerine yıkacak birşeyler mi arıyoruz?

13 Mart 2017 Pazartesi

Bir Adamın Tanrısı Bir Başkasının Şeytanıdır




Bilmem farkında mısınız, bilinen bütün iblisler; önceki kültürlerde tanrı olarak hüküm sürmüştür. Tarih boyunca her müteakip uygarlık baskın bir güç haline geldiğinde, ilk eylemleri önceki kültürlere bağlı herşeyi bastırmak ve şeytanlaştırmak olmuştur. Birilerinin tanrısı bir müddet sonra başkalarının şeytanı olmuştur.

Örnek mi istiyorsunuz? Yahudiler, Babilliler'in tanrısı Belial'a saldırmış. Hristiyanlar, Antik Yunanlıların, Keltlerin ve Romalıların tanrılarını defetmiş; Pan, Loki ve Mars. Anglikan İngilizleri, Mimi adıyla bilinen aborjin ruhlarına olan inancı yasaklamak istemiş.

Dikkat edin, Şeytan sivri toynaklarla tasvir edilmiştir, Çünkü Pan'ın da sivri toynakları vardı. Ayrıca Şeytan elinde bir dirgen taşır, tıpkı Neptün'ün üç çatallı mızrağı gibi. Her tanrı görevden alınıp cehenneme sürüldüğünde; uzun yıllar hürmet görmeye ve dikkate alınmaya alışmış bu varlıklar zamanla kötülüğün sembolü haline gelmiştir.

Aradığım Şey




Nasıl olsa öleceğimi biliyorum. Niyetim sonsuza dek yaşamak değil zaten, sonsuza dek yaşayacak birşeyler yaratmak. İhtiyaç duyulmak istiyorum. Birileri için vazgeçilmez olmak, kovaladığım şey. Bütün boş vaktimin kökünü kurutacak, alter egomu ve dikkatimi yiyip bitirecek birşeyler arıyorum.

Mutlu Bir Adamın Günlüğü


Evet, belki acıyı unutmak çok zordur.
Fakat inanın bana, mutlu bir anıyı hatırlamak daha zordur.
Hiç olmazsa acılarımızı anımsatan yara izleri taşırız.

Ölüme Mahkum


Öldüğünüzde, fertiği ilk çekecek şey bedeninizdir. Sonrasında hayalleriniz ve hayata dair beklentileriniz ölecek. Hiçbir boka yaramayan şeyler uğruna harcadığınız vaktinizle birlikte insanları tanımak, onları sevmek, birlikte vakit geçirmek için heba ettiğiniz kayıp zamana olan öfkeniz ölecek. Para kazanmak için ortaya koyduğunuz anlamsız uğraşların hepsi ölecek. Bedeninizin ölmesi işin en kolay kısmı, inanın bana. Düşünsenize; anılarınız ölecek, egonuz ölecek. Gururunuz, utancınız, hırsınız ve umudunuz ölecek. Bütün bu kişisel zırvalıkların yitip gitmesi, asırlar sürecek.

6 Şubat 2017 Pazartesi

Cennet Vaadi ve Cehennem Korkusu ile Ahlaklı Olmak


Avrupa'da, doğum günlerinde küçük çocuklar hayvan parklarına götürülüp, eğlence amacıyla kaplumbağaların üzerine bindirilir.
Kaplumbağa ağır bir hayvandır, pek az hareket eder.
Kaplumbağayı hareket ettirebilmek için uzun bir çubuğun ucuna bir havuç bağlayıp, başının üzerinden sarkıtırlar.

Kaplumbağa havucu yakalamak için hareket eder, ancak havuç da onunla beraber gitmektedir.
Böylece, içeriden olmayan motivasyonu dışarıdan sağlayan küçük çocuk, kaplumbağayı emelleri doğrultusunda kullanabilir.

Yani demem o ki, cennet ve cehennemin amacı, ahlak ve erdem gibi vasıfları olmayan insanlara (bazılarınızı tenzih ederim.), dışarıdan havuç tutmaktır.
Kaplumbağa gibi havuca doğru giderler hep, ama havuç da onlarla beraber gitmektedir.

Hayatın Amacı


 Otomatik alternatif metin yok.

Ölüm korkusu desenize siz şuna.
Yok olmayı kabul edemeyen, sonunda bir hayvanın bağrında dışkı olmayı kendine yakıştıramayan insan egosunun, öte bir dünya hayali ile ölüm fikrinden duyduğu panik...
Yaşıyor, yiyor, içiyor, sevişiyor, sonra bitmesin istiyor, tamamladığı bir hayat karşılığında başka bir hayat daha hakettiğini düşünüyor.

Hayvanlar öyle mi?
Geziyor, zıplıyor, uçuyor, şen ve evgin, yüzsem mi koşsam mı , e şuraya uzanayım bari halleri...
Hayvanlar yok olacaklarını bilmiyorlar ve oldukça neşeliler.

Evrim Teorisi


 Otomatik alternatif metin yok.

Bu teorinin geçerliliğini eleştirenlerin söylediği şey genelde şudur: ''bir canlı, bir kum tanesi veya bir protein kendiliğinden oluşabilir mi?''

Bir proteinin kendiliğinden oluşması ihtimalinin yüzde bilmem kaç olduğundan bahsederler. hatta imkansız derler.
Buraya dikkat! İmkansız!

Ha proteinin kendiliğinden oluşmasını olağanüstü, doğaya aykırı buluyorsun, ama yerin ve göğün birbirinden ayrılması, gökteki ayın ikiye bölünüp hira dağına düşmesi felan sana normal geliyor, öyle mi?

Tanrı, hikayeye göre, Adem uykudayken, o'nun kaburgasından bir parça alıp Havva'yı yaratmış.
Buyur, bunun biyoloji ile uzaktan yakından alakası var mı?

Nasıl oluyor da konu protein olunca olaya bilimsel yaklaşıyorsun, mevzu yaradılışa gelince olağanüstülüklerden bahsediyorsun?
Tutarlı olmak lazım.

Filozof


Otomatik alternatif metin yok.
 
Büyük yanıtlara giden yolu birçoğumuz gibi el yordamıyla buldukları gerçeğini gizlemeye çalışır, Vardıkları sonuca nasıl vardıklarını anlatırken kırk takla atıp, elli laf uydururlar. Ama aslında onlar da esas olarak tıpkı bizim gibi en başta sezgilerine güvenirler. Ama sezdikleriyle eşleşecek mükemmel bir felsefe yaratmak istediklerinden, yalnızca sezgilerinin söylediği şeyleri destekleyen seçmece kanıtları bize sunarlar, diğerlerini görmezden gelirler. Ucuz numara anlayacağın.

Kanıt

 
Otomatik alternatif metin yok.
 
Aklın kavrayabildiği herşey, izah edilebilir. mantıki önermelerden türetip de kendimi ikna edebildiğim her türlü şey için bi başkasını da ikna edememem için bir engel yok.

İnsanlar, kavrayamadıklarının farkında oldukları olaylarla karşılaştıklarında, sandığınız şekilde cahilliklerinin bilinci içinde çırpınmazlar. Gerçekte irrasyonel olan bir görüş veya karar için, kendilerine rasyonel gözüken nedenler uydurmaya başlarlar. Bu süreçte kanıtlar, rasyonel bir devinim için olası bir temel olarak kabul edilir.

Yani kanıt diye öne sürülen şey, aslında tek bir kemiğe bakarak, nesli tükenmiş bir hayvanın iskeletini zihinde canlandırmak gibi yeterince anlaşılmış bir parçayı ele alıp, ondan bütünün anlaşılacağına inanmaktır.

Peygamberler


Otomatik alternatif metin yok.

Uçlarda yaşayan insanlardır.
Sıradan bir peygambere kimse inanmaz.
Bir peygamber, diğer tüm insanlardan farklı olmalıdır, onların yapamadıklarını yapmalıdır. 
Onların başarısız olduğu tüm alanlarda sonuna kadar gidebilmelidir.
Hiçkimse, bir zavallının peşine takılmaz.

Aşk


Otomatik alternatif metin yok.

Şu hayattaki en anlamsız şeylerden biri.
Zaten yaşamın bir anlamı yok, siz bu yetmezmiş gibi kalkıp kendinizden çok birine değer veriyorsunuz. Ona bağlanıp, koşulsuzca seviyorsunuz. Hayatlarımızdaki en büyük acizlik bu olmalı. Gerçekten saf ve temiz sevgi var mıdır? Karşımızdaki insanı gerçekten sevebileceğimizi düşünmek delilik. Nietzsche'nin de dile getirdiği gibi, sevgi halindeyken partnerinizle değil, bizzatihi kendinizle dolusunuz dostlarım. Partnerinize değil, kendinize sarılır, bununla kuşatırsınız kendinizi.

Sokrates


sokrates ile ilgili görsel sonucu

Sokrates varlıklı bir ailenin oğluydu ve mal varlığına önem vermediğini söylerdi.

Neden biliyor musun, çünkü sıkılmıştı.
Çünkü ne kadar zengin olursan ol yine birşeylere göre fakir kalacaksın.
Aslında senin fakirlik diye adını koyduğun, sürekli birşeylerin eksikliğini hissetmeye olan karşı konulamaz zaafındır.
Fakirlik, az şeye sahip olmak değildir.
Çok şeyi arzulamaktır.

Eğer sokrates herşeyi satın alabilseydi, kendisinin tanrı olduğuna inanabilirdi ve tanrı olmak sıkıcıydı. Bu yüzden mal varlığının içinde, yalınayak dolaşmayı tercih etti, köle olmayı istedi.
Ayakkabısız sokrates, aptal sokrates.

Olumlu Düşünme Çekim Yasası

Otomatik alternatif metin yok. 
Bu gibi gereksiz konular olmasa; şu aktivistler, elitistler, şirket çalışanları, şefler, müdürler, iş adamları seminerlerde gaz verici slayt gösterilerinden evvel ne anlatacaklar kaygılanıyorum. Neymiş, olumlu düşününce işler yolunda gidiyormuş.
Sadece isteyerek ve yeteri kadar odaklanarak, elde edemeyeceğim hiçbirşey yokmuş. Tek yapmam gereken doğru frekansları iletebilmekmiş. Hepsi bu.

Basbaya dalga geçiyorsunuz.
Fiziksel bir gerçekliği alıp, içine metafiziksel bir yorum katarak yasa haline getirmişler.
Tam bir entel muhabbeti.
Gözlerimizi kapatıp, içimizdeki enerjiye yoğunlaşarak, parlak bir ışık demeti saçalım etrafa. Herşey enerjidir. Yoğunlaşalım ve içimizdeki gücü keşfedip, onu kontrol etmeye çalışalım. Çakralarımızı açalım ve iyileştirici ışık topumuzla beraber uzuvlarımızda bir yolculuğa çıkalım.

Gereksiz Bir Bilgi

Otomatik alternatif metin yok.

Neden latin alfabesinde ve benzer alfabelerde küçük ve büyük olmak üzere iki tür harf grubu kullanılıyor? Bunlardan sadece biri bütün derdimizi anlatmak için yeterliyken neden ikinci bir gruba ihtiyaç duyulmuş?

Tarihçiler, önceleri yalnızca büyük harflerin var olduğunu söylüyor.
Zaten yüzyıllar evvel toplumların yalnızca çok ufak bir elit kesmi okuma ve yazma biliyordu. Bunun en önemli sebeplerinden biri de elverişli bir yazım teknolojisinin olmamasıydı (hoş, günümüz teknolojisinin ulaştığı konuma rağmen okuyan insan sayısı bir elin parmağını zor geçer).

İlk alfabelerin tamamıyla büyük harflerden oluştuğu söyleniyor. Ve en eski yazıtların birçoğu eşit aralıklarda sıralanmış büyük harflerden oluşmaktaymış. Taş üzerine yazı yazmak zor ve oldukça vakit alan bir iş. Bütün harfleri aynı yükseklikte olan tek bir tür alfabeye sahip olmak, yazıtların daha istikrarlı bir görünüşe sahip olmasını sağladığı için tercih edilmekteymiş.

Tabi zamanla papirüs, kağıt, grafit, mürekkep, tüy kalem, fırça, tükenmez kalem icat edilince yazmak daha erişilebilir, daha kolay ve daha hızlı bir hal almış. Fakat zamanla hem yazım sürelerini kısaltmak hem de yazıların daha az yer kaplamasını sağlamak maksadıyla küçük harfler kullanılmaya başlanmış.

Yazarlar, önceleri küçük veya büyük harfleri bir arada kullanmamışlar. zamanla bu da değişmiş. Günümüzde, bildiğiniz gibi özel yazım kuralları haricinde (başlıklar, özel adlar, cümle başlangıçları) büyük harfler pek sık kullanılmıyor. Eskiden kalma alışkanlığımız hala devam etmekte ve çoğunlukla küçük harfleri kullanmaktayız. Tabi, büyük ve küçük harf ayrımı olmayan bazı batı ve asya kökenli diller günümüzde hala mevcut.

Ölümden Sonra Hayat

Otomatik alternatif metin yok.

Birçok inanç, öldükten sonra yaşam ve yeniden vücut bulma düşüncesi üzerinedir.
Nedeni basit, insan öylece ölmeyi kabullenemez. Henüz varlığının ardındaki gizemi çözememiş bir varlığın, yokluktan beklentisini düşünsene? Yaşadığı bu koca hayatın yalnızca görünenden ibaret olması fikri ona kafayı yedirtir.

Ben, yaptığımız her hareketin ardında bir anlam kovaladığımız şu hayatta, en büyük anlamsızlığın kendi hayatımız olduğunu kabullendim. Yaşayacağız ve öylece öleceğiz. Yeşil çizgi düz olacak. Bunca çaba hiçbirşeye değmeyecek. Günün birinde oksijen ve kan sirkülasyonumuz duracak ve vücudumuz hızlı bir yıkıma girecek. Sonra toprağın altında, doğanın döngüsüne ufak bir katkımız olacak, asla yok olmayacağız, Belki bir yaban gülünün dibinde biteceğiz, belki vücut sıvımız atmosfere yükselip adriyatik denizi çizmesinde bir kanyon ormanına sağanak olarak yağacak, belki de bir enerji olarak döngüye katılacağız.

İyiliğin Temelinde Dinlerin Yattığını Düşünmek



''Ben müslümanım, benim iyilik yapmamda bir mantık vardır.'' diye düşünüp topu bir başkasına atıyorsunuz ama size de neden iyilik yapmanız gerektiğinden bahsedilmemiş. Biliyor musunuz? Hayır... Tek bildiğiniz iyilik yapmanın sonucunun ödül, kötülük yapmanın sonucunun ise cezalandırma olduğu. Var mı mantıklı bir izahı dinlerde iyiliğin, tamam yapalım da neden? Neden şu köşedeki bankta oturan adamı evire çevire dövemiyorum, keyif alacağım halde?

Dinlerdeki iyi kötü tasvirini geçelim bir kere, yok şeytan tanrıyla iddalaşmış da, secde etmediği için kovulmuş, sonra büyük birader şapkadan tavşan çıkartmış.
Bu mu iyiliğin tanımı?

Oysa din ile alakası yoktur ahlak denen şeyin, dinden daha eskidir. (Richard Dawkins'e göre ahlakın temeli memlere dayanır.) Ben ''yerde gördüğünüz cüzdanı sahibine verin.'' diye öğütleyen bir ayet veya hadis bilmiyorum. ''otobüste yaşlı amcalara yer verin'', ''yaşlı teyzelerin bim poşetlerini durağa kadar taşıyın'' diye ayetler de yok, ama bunları yapıyorsunuz, çünkü birlikte yaşadıkça daha huzurlu bir ortam oluşması için bazı toplumsal kurallar koymak gerekiyor.

Benim sadece söylediğim şey şu; iyi ve kötü kavramları yaşanmışlıklara dayanır.
Tamamen maddesel bir bedende, fiziksel ve psikolojik acıya sebep olan şeyler kişiye kötü görünür ve aynı kişi bu durumları bir başkası üzerinde bir cezalandırma biçimi olarak kullanır. İşte bu kötülüktür. Bedensel olduğu kadar zihinseldir ve unutulmaz. Empati anlayacağınız.

Neden Kendi Irkımızın Başka Irklardan Üstün Olduğuna İnanıyoruz?



Otomatik alternatif metin yok.
 

Türklük, sahip çıkılacak bir olgu ama diğer ulusların üzerinde övülüp, yüceltilecek bir yanı yok. Çünkü ne Türk olmak, ne Kürt olmak, ne Rus olmak, ne Alman olmak bir ayrıcalığı, üstünlüğü veya farklı bir mutluluğu temsil etmiyor. Herkes bir ve eşit.

"Ne mutlu Türküm diyene."

Savaş döneminde her liderin yaptığı gibi Atatürk'ün de halkı kenetlemek için söylemiş olduğu bir söz. Bu sözler o zamanın şartlarında geçerliliği olan sözlerdi. Şimdi ise tek bir kimliği yüceltip, diğer ırkları aşağı gören ırkçı bir anlam taşıyor. O zamanlar normaldi, şimdi değil. Ülke her yandan işgal altındayken, insanlar sefalet içinde giyecek ayakkabı bile bulamazken, onları mücadeleye teşvik etmek için bir yol gerek. ama elde verecek hiç birşey yok. Ne yapmalı? Bütün bir ulusu savaşa hazırlamak için bundan daha fazlası gerekli. Herkesin paylaşabileceği ortak hisler yaratmalı, böylece halkı birlik ve beraberliğe kenetlemeli. 275 kiloluk mermiyi kaldıran, Kordonboyu'nda ilk kurşunu sıkan kahramanlar gerekli. Bütün bu kahramanlık hikayeleri ve ulusçu söylemler, halka öz güven kazandırmak için değil miydi? Genç kızlar Binbaşı Ayşe'yi örnek almasa, erkek çocukları Yörük Ali'yi örnek almasa nasıl bir birlik olarak mücadele edecekler?

Atatürk'ün Türkçülük ideolojisini yaymasının sebebi budur, isteyen başka bir şeye inanabilir, ama türkçülük bir felsefe değildir. Çünkü mutlu olmakla, ait olunan ırk arasında bir bağlantı göremiyorum. Bence Atatürk de bunun farkında olacak kadar geniş düşünebilen bir insandı. Ben, o dönemde toplumun buna ihtiyacı olduğundan bahsediyorum. Krize giren bir hastaya uyuşturucu verildi diyorum. Ama şimdi, onun bağımlısı oldu ve kurtulamıyor. Irkçılık, ancak insanlığın orta çağ dönemine ait olabilecek bir fikirdir, oraya yakışır. İnsan, bir varlık olarak ırkların, dillerin, dinlerin ve biyolojik etmenlerin çok ötesinde, özgür bir varlıktır.

Türk olmak bir ayrıcalık değildir. Bütün güzel ahlak, erdem ve faziletler yalnızca Türklerde yoktur. Lise tarih kitapları saçmalıklarını aşın artık. Dünyada saf ırk diye bir şey yoktur. Her insan, hem biyolojik hem kültürel, hem de zihinsel açıdan tüm ırkların ve ulusların ortak birer ürünüdür.

Savaşların her döneminde vardı bunlar.
Her Rus genci Vasili kadar iyi bir keskin nişancı olmak istemedi mi?
18. yüzyıl Fransa'sında; bir şövalye nişanı, kurdele parçası için insanlar hayatlarını feda etmedi mi?
Bütün bunlar milliyetçi duyguların körüklediği kahramanlıklardı.

10 Ocak 2016 Pazar

Camus ve Nietzsche ile Hayatın Absürdlüğü Üzerine





Birçok insan felsefedeki en temel problemin şu olduğunu düşünür: ''Hayatın anlamı nedir?''. İşte bu, Albert Camus'un eserlerinde çokca değindiği bir konudur.

Ancak Camus'un bu soruya verdiği yanıt biraz iç karartıcı. Ona göre hayatın hiç bir anlamı yoktu ve var olan hiçbirşeyin hayatlarımıza bir anlam katamayacağını düşünüyordu. Dolayısıyla bu anlam arayışı ona göre oldukça absürd bir çabadan başka birşey değildi. Bu yüzden Camus'un felsefesi çoğu zaman absürdizm olarak anılır.

Peki, eğer hayat denildiği gibi absürd birşey ise yaşamanın ne anlamı var? The Myth of Sisyphus adlı eserinde Camus bu konuyu ele alıyor. ''Şu hayatta gerçekten önem arzeden bir tek felsefi problem vardır'' diyor, ''O da intihardır''. Hayatın bu denli absürd oluşuna verilebilecek tek mantıklı yanıtın intihar etmek olabileceği düşüncesine kafayı takıyordu Camus.

Fakat, Camus neden hayatın anlamsız olduğuna karar vermişti, insanlar hayattan farklı şekillerde anlamlar çıkartamaz mı?

Din örneğin, birçok insanı rahatlatan bir unsurdur. (Burada Camus'un bu konu üzerindeki düşüncelerine fazlasıyla katkıda bulunmuş bir filozof, Nietzsche'den de söz etmek gerekiyor. O'na göre gündelik hayatının boş ve monoton olduğunu düşünen insanlar dindar olur. Kaderinin efendisi olamayan, derin bir huzursuzluk yaşayan insanlar kurtuluşu dinlerde bulurlar. Nietzsche'ye göre alkol ve din, toplumların en büyük iki afyonudur. Çünkü ikisi de acı çekmemize engeldir. Birkaç kadeh alkol bütün problemlerimizi unutmamıza yardımcı olabilecekken bizi acımızla yüzleşmekten alı koyar ve dolayısıyla bizi daha zayıf bir birey yapar. Din de bu yönüyle alkole benzer. En ufak bir çıkmazda kutsal metinden okunacak birkaç umut dolu ayet, din adamlarının telkin edici sözleri ile bütün problemleri unutmak çok kolay. Fakat bu insanın kendisini kandırmasından başka birşey değildir, problemlerimizle mücadele edecek cesaretimiz olmayışından daha konforlu bir yolu yani problemden kaçmayı, o yokmuş gibi davranmayı seçeriz.) Fakat Camus bunu yeterli görmüyordu, çünkü ona göre din, Tanrı var olsun veya olmasın, bir ilüzyondan ibaretti. Eğer Tanrı yoksa, zaten hayatın bir anlamı olamazdı. Peki ya Tanrı varsa? O halde dünyadaki bunca sefalet ve acıyı göz önünde bulundurursak, Tanrı ya akıl almaz bir embesil ya da bir piskopat olacaktır. Dolayısıyla Tanrının varlığı, hayatı daha da absürd kılacaktır.

Elbette Tanrı hayatın anlamı olarak düşünülebilecek yegane şey değildir. Diğer insanlarla olan ilişkilerimizi düşünün - ailemiz, arkadaşlarımız, etrafımızdaki diğer insanlar. Şu acımasız dünyada sürekli endişe duyduğumuz, iyiliklerini gözettiğimiz insanlar, belki de onlar için yaşıyoruz. Ancak tanıdığımız herkes bir gün ölecek veya inanılmaz ölçüde büyük acılar çekecek. Peki bunu bilip de yaşamak absürd değil de nedir?

Neyse, fazla depresif bir boyuta ulaşmadan bu probleme bir çözüm düşünelim. Gelin, bu anlam arayışının absürd olduğunu kabul edelim. Yaşama anlam katacak herhangi bir arayışın beyhude bir çaba olduğunu idrak edelim. İyi de, bu durumda intihar etmemek için bir sebep var mı?

Nietzche'nin yaklaşımını ele alalım. Nietzche de tıpkı Camus gibi hayatın bir asıl amaçtan yoksun olduğunu düşünüyordu. Fakat, eğer absürdlüğü kucaklarsak, onunla yüzleşirsek, hayata bir anlam vermemiz mümkün olabilirdi (Amor Fati). İşte bunun, sanatçılardan öğrenmemiz gereken birşey olduğunu düşünüyordu Nietzsche. Çünkü sanatçılar daima eserlerini güzel bir görünüme kavuşturan yeni yöntemler ve kurnazlıklar buluyordu. O'na göre bu ilkeyi uygulamakta başarılı olursak, kendi hayatlarımızın şairi olabilirdik.

Camus, Nietzsche'den daha farklı bir çözüme ulaşmıştı. Sanat veya din ilüzyonu yoluyla hayatın absürdülüğünden sığınmak yersizdi, yapılması gereken hayatın absürd olduğu gerçeğini bütünüyle kabullenmek ve bu gerçeği bilerek yaşamaktı. Sisyphus aşınmış bir kaya parçasını sonsuza dek taşımakla hükmedildiğinde, görevinin anlamsızlığını ve beyhudeliğini bütünüyle kavramıştı. Fakat her defasında kayanın tekrar düşeceğini bildiği halde kendi isteğiyle onu dağın tepesine çıkarmaya razı olduğunda kaderini kabullenmişti. ("Sisyphus’u gördüm, korkunç işkenceler çekerken: yakalamış iki avucuyla kocaman bir kayayı ve de kollarıyla bacaklarıyla dayanmıştı kayaya, habire itiyordu onu bir tepeye doğru, işte kaya tepeye vardı varacak, işte tamam, ama tepeye varmasına bir parmak kala, bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri, aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden baş belası kaya, o da yeniden itiyordu kayayı, kan ter içinde... Tanrılar Sisyphus’u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkûm etmişlerdi; Sisyphus kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Tanrılar, yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi. Homeros’a göre Sisyphus ölümlülerin en bilgesi, en uyanığıydı. Ruhlar dünyasının yararsız işçisi olmasına yol açan nedenler konusunda ise kanılar farklıdır.)

''İyi de, bu nasıl bir çözüm?'' diyecek olursanız, bence Camus şunu düşünüyordu: acımasız gerçekliği dürüstçe itiraf etmeli ve onunla yüzleşmekten çekinmemeliyiz. Ancak bunun hayatlarımızı mahvedeceği gerçeğine sonuna kadar meydan okumalıyız. Myth eserinin sonunda Camus, ''Sisyphus'un mutlu olduğuna inanmak zorundayız'' der.