Birçok insan felsefedeki en temel problemin şu olduğunu düşünür: ''Hayatın anlamı nedir?''. İşte bu, Albert Camus'un eserlerinde çokca değindiği bir konudur.
Ancak Camus'un bu soruya verdiği yanıt biraz iç karartıcı. Ona göre hayatın hiç bir anlamı yoktu ve var olan hiçbirşeyin hayatlarımıza bir anlam katamayacağını düşünüyordu. Dolayısıyla bu anlam arayışı ona göre oldukça absürd bir çabadan başka birşey değildi. Bu yüzden Camus'un felsefesi çoğu zaman absürdizm olarak anılır.
Peki, eğer hayat denildiği gibi absürd birşey ise yaşamanın ne anlamı var? The Myth of Sisyphus adlı eserinde Camus bu konuyu ele alıyor. ''Şu hayatta gerçekten önem arzeden bir tek felsefi problem vardır'' diyor, ''O da intihardır''. Hayatın bu denli absürd oluşuna verilebilecek tek mantıklı yanıtın intihar etmek olabileceği düşüncesine kafayı takıyordu Camus.
Fakat, Camus neden hayatın anlamsız olduğuna karar vermişti, insanlar hayattan farklı şekillerde anlamlar çıkartamaz mı?
Din örneğin, birçok insanı rahatlatan bir unsurdur. (Burada Camus'un bu konu üzerindeki düşüncelerine fazlasıyla katkıda bulunmuş bir filozof, Nietzsche'den de söz etmek gerekiyor. O'na göre gündelik hayatının boş ve monoton olduğunu düşünen insanlar dindar olur. Kaderinin efendisi olamayan, derin bir huzursuzluk yaşayan insanlar kurtuluşu dinlerde bulurlar. Nietzsche'ye göre alkol ve din, toplumların en büyük iki afyonudur. Çünkü ikisi de acı çekmemize engeldir. Birkaç kadeh alkol bütün problemlerimizi unutmamıza yardımcı olabilecekken bizi acımızla yüzleşmekten alı koyar ve dolayısıyla bizi daha zayıf bir birey yapar. Din de bu yönüyle alkole benzer. En ufak bir çıkmazda kutsal metinden okunacak birkaç umut dolu ayet, din adamlarının telkin edici sözleri ile bütün problemleri unutmak çok kolay. Fakat bu insanın kendisini kandırmasından başka birşey değildir, problemlerimizle mücadele edecek cesaretimiz olmayışından daha konforlu bir yolu yani problemden kaçmayı, o yokmuş gibi davranmayı seçeriz.) Fakat Camus bunu yeterli görmüyordu, çünkü ona göre din, Tanrı var olsun veya olmasın, bir ilüzyondan ibaretti. Eğer Tanrı yoksa, zaten hayatın bir anlamı olamazdı. Peki ya Tanrı varsa? O halde dünyadaki bunca sefalet ve acıyı göz önünde bulundurursak, Tanrı ya akıl almaz bir embesil ya da bir piskopat olacaktır. Dolayısıyla Tanrının varlığı, hayatı daha da absürd kılacaktır.
Elbette Tanrı hayatın anlamı olarak düşünülebilecek yegane şey değildir. Diğer insanlarla olan ilişkilerimizi düşünün - ailemiz, arkadaşlarımız, etrafımızdaki diğer insanlar. Şu acımasız dünyada sürekli endişe duyduğumuz, iyiliklerini gözettiğimiz insanlar, belki de onlar için yaşıyoruz. Ancak tanıdığımız herkes bir gün ölecek veya inanılmaz ölçüde büyük acılar çekecek. Peki bunu bilip de yaşamak absürd değil de nedir?
Neyse, fazla depresif bir boyuta ulaşmadan bu probleme bir çözüm düşünelim. Gelin, bu anlam arayışının absürd olduğunu kabul edelim. Yaşama anlam katacak herhangi bir arayışın beyhude bir çaba olduğunu idrak edelim. İyi de, bu durumda intihar etmemek için bir sebep var mı?
Nietzche'nin yaklaşımını ele alalım. Nietzche de tıpkı Camus gibi hayatın bir asıl amaçtan yoksun olduğunu düşünüyordu. Fakat, eğer absürdlüğü kucaklarsak, onunla yüzleşirsek, hayata bir anlam vermemiz mümkün olabilirdi (Amor Fati). İşte bunun, sanatçılardan öğrenmemiz gereken birşey olduğunu düşünüyordu Nietzsche. Çünkü sanatçılar daima eserlerini güzel bir görünüme kavuşturan yeni yöntemler ve kurnazlıklar buluyordu. O'na göre bu ilkeyi uygulamakta başarılı olursak, kendi hayatlarımızın şairi olabilirdik.
Camus, Nietzsche'den daha farklı bir çözüme ulaşmıştı. Sanat veya din ilüzyonu yoluyla hayatın absürdülüğünden sığınmak yersizdi, yapılması gereken hayatın absürd olduğu gerçeğini bütünüyle kabullenmek ve bu gerçeği bilerek yaşamaktı. Sisyphus aşınmış bir kaya parçasını sonsuza dek taşımakla hükmedildiğinde, görevinin anlamsızlığını ve beyhudeliğini bütünüyle kavramıştı. Fakat her defasında kayanın tekrar düşeceğini bildiği halde kendi isteğiyle onu dağın tepesine çıkarmaya razı olduğunda kaderini kabullenmişti. ("Sisyphus’u gördüm, korkunç işkenceler çekerken: yakalamış iki avucuyla kocaman bir kayayı ve de kollarıyla bacaklarıyla dayanmıştı kayaya, habire itiyordu onu bir tepeye doğru, işte kaya tepeye vardı varacak, işte tamam, ama tepeye varmasına bir parmak kala, bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri, aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden baş belası kaya, o da yeniden itiyordu kayayı, kan ter içinde... Tanrılar Sisyphus’u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkûm etmişlerdi; Sisyphus kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Tanrılar, yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi. Homeros’a göre Sisyphus ölümlülerin en bilgesi, en uyanığıydı. Ruhlar dünyasının yararsız işçisi olmasına yol açan nedenler konusunda ise kanılar farklıdır.)
''İyi de, bu nasıl bir çözüm?'' diyecek olursanız, bence Camus şunu düşünüyordu: acımasız gerçekliği dürüstçe itiraf etmeli ve onunla yüzleşmekten çekinmemeliyiz. Ancak bunun hayatlarımızı mahvedeceği gerçeğine sonuna kadar meydan okumalıyız. Myth eserinin sonunda Camus, ''Sisyphus'un mutlu olduğuna inanmak zorundayız'' der.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder