28 Mart 2017 Salı

Suçluluk ve Cezalandırma Üzerine




"Arzularımız o kadar şiddetlidir ki bazen birbirimizi parçalamak isteriz. ama topluluk duygusu bizi durdurur. Lütfen not edin: İşte bu , neredeyse ahlakın tanımıdır.", Friedrich Nietzsche.

Üstad burada insanların ıslah olmamasının karakteristikleriyle alakalı bir durum olduğunu savunuyor. Cezaların rolü burada yalnızca caydırıcılıktır, amaç suçun işlenmesine engel olmaktır. Bir aslanı terbiye ederek ona taklalar attırabilir, çemberin içinden geçirebilirsiniz. Ama o aslan acıktığında önüne gelen ilk canlı nesneyi yiyecektir. Bu sizin sandığınız anlamda terbiye etmekten öte, onun terbiye anlayışında gayet normal bir davranıştır, bu onun doğasıdır. Bir canlının doğasını değiştireceğinize, iyisi mi onu yok edin.

''Şöyle buyurur kızıl yargıç: ‘ Bu suçlu neden öldürdü?... Çalmak istiyordu da ondan…’ Ama ben size derim ki: Onun canı kan istiyordu, yağma değil… Bıçaktaki mutluluğa susamıştı o!..''

Bir insanı değişmeye ikna etmek, dahası bunun olacağına dair kesin bir inanca sıkı sıkıya bağlanmak geçmişe tesir edebilecek mi? Pişman olsa ne değişecek ki? Onu cezalandıranları daha mı anlayışla karşılayacak? Bu insanların pişman olmaları, artık sadece nereye eğersen oraya bükülecek bir tavırdan ibarettir. Her insan şu hayatta yaptıklarından sorumludur ve iyi veya kötü tüm sonuçlarına katlanmak zorundadır.

Diyeceğim şu ki, bir suçlu cezasını paşa paşa çekmelidir. İçerideki hayat daha kötüyse bu onun problemidir. Başkalarının hayatını karartan, alt üst eden bir pisliğin ne şartlarda yaşadığı, beni endişelendiren en son şeydir. Bu insanların topluma geri kazandırılması gerektiğini kim söylemiş? Yeterince insan yaşıyor ve bu gereksizler yalnızca yaşamı kirletiyorlar.

25 Mart 2017 Cumartesi

Adem ile Havva




İnanışa göre insanoğlunun ataları.
İlk insan ve ilk peygamber olan Adem'in 1000-2000 yıl yaşadığı ve boyunun 60 zira (35-50 metre) olduğu rivayet edilir. Bazıları da bunun cenneteki boyu olduğunu ve dünyaya indirildiğinde uygun fiziki şartlara getirildiğini savunur.

Bununla beraber hz.Adem'in türlü meziyetlere sahip olduğu da söylentiler arasındadır. Tüm varlıkların ve eşyaların isimlerini bilmektedir; geniş bir botanik bilgisine sahiptir, az biraz coğrafya, hayatta kalabilecek kadar da tarım ve hayvancılık bilmektedir.

Ancak ilgiçtir, bir süre sonra sülalesi tüm bu öğretileri unutup ilkel bir yaşam sürecektir. Bir de hz. Adem'in eşi, Havva vardır ki o da Adem'in yalnızlığını gidermesi amacıyla Tanrı tarafından, Adem'in kaburga kemiğinden yaratılmıştır Böylelikle hz. Adem kaynana derdinden kurtulmuştur.

Hikayede anlayamadığımız birşey var ki, bu iki insan nasıl hayatta kalabildi?
Ve yalnızca iki kişiden nasıl oldu da tüm insan ırkı türeyebildi.

Pi

Farklı gezegenlerden canlılar (şayet varsa) ile anlaşmanın en kolay yolu bu sayı olurdu sanırım. Örneğin pi sayısının belli sayıda hanelerini yazdığımızda tekrarlara bağlı olarak bunun pi sayısı olduğunu anlayabilir ve kullandığımız rakamların kendi sistemlerindeki karşılıklarını bulabilirler. Böylece doğanın dili matematiğin ortak kullanımıyla yeni gökdelen projelerine beraberce imza atabiliriz, ilginç bir deneyim olur.

Evrim Teorisine İnanmamak




Bilimin; inanılarak, güvenilerek, üzerine bahse girilerek ilerleyen bir olgu olduğunu sananların yaptığı şeydir, yoksa bilime inanılmaz. Mesela benim bir arkadaşım var dört işleme inanmıyor, toplamanın ve çıkarmanın birliğine ve doğruluğuna delalet getirmiyor, olur mu öyle şey? İnanmak, içinde duygu ve taraf barındıran bir eylemdir.

Tanrının Gizlenmeyi Tercih Etmesi




Aynı, kör aşık edebiyatının, sağır Arif'e uyarlanmışı.
Size göre; bilgili, erdemli, zeki kişilerden oluşan bir topluluk var; bunlar hakikatli ve derin ilmi bilgilere sahip kişiler ve olan biteni bir tek bunlar görüyor, duyuyor, hissediyor. Bir de bozacı kesim var, bunlar ne hikmetse ne görebiliyor ne duyabiliyor ne de hissedebiliyor. Hem gönül gözleri, hem can kulakları tıkalı. Ne görmek istiyorlar, ne de duymak, hep bir inkar peşindeler.

Bir de benim gibi biri var, ekrana bakıyor, ekran yerinde; ama kızıyor ve ''seni görmek istemiyorum.'' diyor, ''Yahu ne menem şeysin sen, görmek istemiyorum.'' diyor ama nafile, ekran hala orada, ne olacak?

Hakikat, siz isteseniz de istemesenizde zorla gözünüze giren şey değil midir? Hakikati kolay kolay inkar edemememizin sebebi de bu değil midir? Eee, şimdi talep üzerine görünüp, arz üzerine yok olan birşeyden bahsediyorsunuz. Ben anlamadım.

21 Mart 2017 Salı

Herşeyi Çok İyi Bilen Bir Topluluk




Sorularınıza yanıt vardır elbette, arayan bulur ama yanlış yerde arıyorsa hiçbirşey bulamaz. Bu ülkede herkes çok zekidir, çok bilgilidir, herkes aristokrattır, ateşli birer filozoftur. Herkes, karşısına çıkan kim olursa olsun onu donatacak niteliktedir. Burada herkes, kendinden farklı düşünenlerin sözlerinde iyi şeyleri daima görmezden gelir, onlarda hevesle kötü bir şeyler arar.

Birçoğu, boş bir gururun şişirdiği bir gövdeden ibarettir.
O gövdelerini, kuyruk sokumlarındaki bir tıpayla ayakta tutarlar.
Tıpayı çıkarınca balon gibi sönerler.
Boş bir mide ne kadar büyük olsa da açtır.

Öğrenmek isteyen insan, aptal olduğunu kabul etmelidir, rakiplerinde daima iyi birşeyler aramalıdır. Böylelikle fikri yenilse bile, içtenliği kazanır. Çünkü kimse bilgi dağıtmakla yoksullaşmaz.Öğrenmek isteyen soru sormaz, önce o konuda yetkinliğe erişir.

Bunları reddeden kişinin burada bulacağı şey tutarsız bilgi, geçersiz kaynak, can sıkıntısı ve lakayıt bir tartışmadır.

19 Mart 2017 Pazar

Dünyanın En Ünlü Ateisti Nasıl Fikir Değiştirdi?



9 aralık 2014 tarihli bir Associated Press haberinde okuduğum ünlü bir ateistin hikayesi aklıma geldi. Yarım yüzyıldan fazladır ateist kimliğiyle bilinen filozof Anthony Flew, 2004 yılında 80 yaşından sonra fikir değiştirip, artık büyük ölçüde bilimsel kanıtlara dayanarak Tanrının varlığını kabul ettiğini söylüyor. Tabi bu gelişmenin bir basın olayı haline gelmesi işin ilgilenmediğim tarafıydı. Tabularıma sıkı sıkıya bağlı kalmamak konusunda bana hakkaniyetli bir ders vermişti bu olay. Saygı duydum. "Görüyor musun" dedim kendi kendime. "Ateist olmanın en güzel tarafı bu işte. Kişisel tercihlerimi bir meta haline getirmemeli ve yeri geldiğinde yanıldığımı kabullenebilmeliyim. Sürekli doğru olduğunu düşündüğüm şeyi savunmalıyım."

Buna döneklik diyenler oldu, onların tek derdi kazanmak. Gol mü değil mi? Onların peşinde oldukları şey bu. Her tartışmanın bir tarafın haklılığıyla son bulması gerektiğine inanan zavallı insanlar. Daima hakikatı aradığını söyleyen birisi, bugüne dek edindiği deneyimlerin, sıkı sıkıya tartıştığı, bağıra bağıra savunduğu fikirlerin günün birinde bütünüyle yanlış olabileceği ihtimaline kendini hazırlamalıdır.

 Anthony'in bu kararı bazı insanların hoşuna gitmişti.
"Bakın ünlü filozof imana geldi."
"Hepiniz geleceksiniz ulen!"

 Hani Anthony bilimsel kanıtlara dayanarak Tanrının varlığını kabul ettiğini söylüyor ya, neydi o bilimsel kanıtlar merak ettim. Dönüp dolaşıp "Bu düzen tesadüfen olamaz" klişesine gelebildiyse, 80 küsür yıla yazık etmiş Anthony amca.

17 Mart 2017 Cuma

Bu Toplum Nereye Gidiyor?




İnsanlarımız kültürlerinin içine tıkılıp kalmışlar ne yazık ki. Milyonlarca insan, aptalca kurallara uymak ve aptal kitlelerin peşinden gitmek zorunda hissediyor kendini. Ve hala ne yazık ki kültürden uzaklaşmayı, gelişim göstermeyi terbiyesizleşmek ve yozlaşmak olarak gören yabani insanlarla dolu etrafımız. Utanç ve tiksinti dışında paylaştığımız hiçbirşey yok malesef.

İyi buyrun, öyle olsun.
Politikacılar sizleri böyle görmek istiyor:

Eğil.
Kalk.
Eeğil.
Kalk.

Böyle birşey uğruna harcanıp gitmek ister misiniz?

Komik olan, hepimizin hayatının ana fikrinin aynı olması. Bizlere hiçbirşeyi arzulamamamız öğretilmişti. Nazik ve kederli görünmemiz, mütevazi bakış ve tavırlarımızı korumamız ve sade, alçak bir ses tonuyla konuşmamız öğretilmişti. Felsefenizin sizi nereye getirdiğine bakın. Oturmuş saçma sapan şeyleri tartışıyorsunuz. Kadınlar, mini etek, alkol, türban...

Sizin gibilerin, kontrol edilmeye ihtiyacı var. Birilerinin, sürekli tepenizde durup sizlere ne yapmanız gerektiğini söylemesine ihtiyacınız var. Tuvalete hangi ayakla girdiğinizden tutun da, suyu hangi elle içmeniz gerektiğine kadar.

Şunu göz ardı ediyorsunuz. Bu toplum giderek iyi bir hal almayacak. Sodom ve Gomore'ye olduğu gibi tanrı bizleri kaldırıp ters çevirmeyecek. Tanrı bizi asıl, inançlarımızı suistimal ederek ceplerini dolduran soytarılardan korusun. Kadınları eve tıkıp, bütün bir ömrü palavradan ibaret bir kitabı okuyarak geçirmeye zorlayan baskıcı zihniyetten korusun. Gidişatın kötü olduğu kanısına varamamanız, kendinizden bir başkasını sürekli yanlış olanı yapıyor gibi görmenizdendir. Bunlar kültürle veya birkaç ayetle yoluna konulacak şeyler değildir. Dedenizden veya ninenizden duyduğunuz efsanelerin de hiçbir halta yaradığı yok. Hadi şimdi saçma sapan şeyleri tartışmaya başlayın. Alkol damardan alınırsa caiz midir değil midir? Bekle ki içersin öbür dünyada...
Korkunç ve baskıcı bir sistemin zavallı masum kurbanlarıyız hepimiz.

Bu Toprakların Hükümdarları




Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olmanın gerekleri dört tanedir, açın bakın, içlerinde ''tarihi karakterlere ve eski imparatorluklara hayranlık besleme ilkesi.'' gibisinden bir şeyler görebilecek misiniz. Bir adam vergisini veriyorsa, sen vergi kaçırıyorsan; askere gidiyorsa, sen askerden kaçıyorsan; kanunlara uyuyorsa, sen uymuyorsan; istediğin kadar kendinle övün, balkona Türk bayrağı bağla, odana Atatürk posteri as, zafer bayramında sokaklara dökül, arabanın arka camında osmanlı tuğrasıyla tüm Türkiye'yi dolaş, Fetih 1453'e 7 kere gir çık, o adam senden daha türktür. Çünkü vatandaş olmanın gereklerini yerine getirmektedir. Bu durumda, demek ki bir insanın ne kadar Türk olduğuna karar verecek merci siz insanlar olamıyorsunuz maalesef.

Ben, ecdadımı severim, ancak bundan özel bir gurur duymam, sadece doğup büyüdüğüm topraklarda benden çok önce hüküm sürmüş tarihi kişiliklere hayranlık beslemem. Saygı duyarım ancak özel bir şeyler hissetmem. Sebebi de gayet açık; ancak bir düşünür, sanatçı, bilim adamı veya filozof benim hayranlığımı kazanabilir. Çünkü ben varlığımı bugün burada ecdadıma borçluysam, bu topraklarda yer edinebilmişsem; bir başka millet de yurdundan edilmiş demektir. Yurdundan edilmiş bir Kosovalı olsaydın, yine de osmanlı ile gurur duyacak mıydın? Yoksa barbar, işgalci gözüyle mi bakacaktın?

İnsanlık tarihi böyledir arkadaşım, baştan aşağı taraflı ve destansı kahramanlık hikayeleriyle doludur. Nerede tarihi bir başarı varsa, orada yüz binlerce insanın kanı vardır; nerede dikilmiş bir bayrak varsa orada talan edilmiş bir şehir vardır. İster sen ol ister bir başka millet; ölen bir insan için üzülmüyor, hükmeden taraf olunca zalimliğe fener tutuyorsan sen de zalimsin demektir.

14 Mart 2017 Salı

Evlilik Üzerine



Neden durup dururken, türün devamlılığını sağlamak gibi bir yükü sırtlıyoruz?
Yaşamlarınıza bakın ve kendinize sorun.
Nefret, kıskançlık, inatçılık, acı, tamah, arzu edilen şeyler midir?
Büyüyüp heybetle göklere uzanan bir ağaç olmak için kaç fırtına atlatmak gerekir?
Başka bir tohum ekmek isteyen, önce bunu düşünmeli.

''Evlenmek, iki kişinin birbirleri için iğrenç birer nesneye dönüşmelerini sağlamak üzere mümkün olan ne varsa yapmaktır. Bütün aşk maceralarının nihai amacı bir sonraki kuşağın oluşturulmasından, insan ırkının gelecekteki varlığının sağlanmasından ve özel yapısının belirlenmesinden başka bir şey değildir.''

Schopenhauer'a göre Aşk, takıntılarımız içinde en gerekli, en anlaşılır olanıdır ve eğer aklımızı kaçırmadıysak, çocuk yapmaya yanaşmayız. Hem mutluluğun peşinden koşmak hem de çocuk sahibi olmak birbirine ters düşen iki amaçtır. Evliliklere baktığımızda düşünceleri tümüyle farklı, sohbetleri çoğu zaman sıkıcı ve alışkanlıkları birbiriyle pek de uyuşmayan, aslında çok farklı uçlardaki iki insanın, zorunlu birlikteliklerine dayalı ilişkiler görmekteyiz. Yani iyi niyetimizi bir kenara bırakıp nesnel olarak bakacak olursak, en az onun kadar çekici ve daha iyi anlaşabileceğimiz binlerce adayın dışarda bir yerlerde olduğundan emin olduğumuz halde nedense hiçbirine karşı bir arzu hisetmiyor oluşumuz oldukça tuhaf.

Bu seçicilik Schopenhaueır'ı şaşırtmıyor. Ona göre, her önümüze gelene aşık olamayız çünkü herkesle sağlıklı çocuklar yapamayız. Yaşam irademiz bizi, güzel ve zeki çocuklar dünyaya getirme şansımızı yükseltebilecek kişilere doğru iter. Aşk, yaşam iradesinin ideal eşi keşfedip, bu bilgiyi bilincimize iletmesinden başka bir şey değildir: İlk buluşmalarda, taraflar bir yandan havadan sudan söz ederken öte yandan da bilinçsiz olarak karşıdaki kişiyle cinsel ilişkiye girdikleri takdirde ortaya sağlıklı bir çocuk çıkıp çıkmayacağını değerlendirirler:

''İlk kez bir araya gelen ayrı cinsten iki genç insanın birbirlerini farkında olmadan ama derin bir ciddiyetle, araştıran, inceleyen bakışlarla süzmelerinde, birbirlerinin bedenlerini biçimsel açıdan ayrıntılı biçimde gözden geçirmelerinde ilgi çekici bir yan vardır. Aslında, bu araştırma ve inceleme sırasında, tür ruhu, bu iki insanın birleşmesinden ortaya nasıl bir birey çıkabileceğini hesaplamaktadır.''

Yaşam iradesi böyle bir araştırma yaparak neyi bulmak istiyor? Karşıdakinin sağlıklı çocuklar verebileceğini gösteren bir kanıt tabii. Yaşam iradesi, bir sonraki kuşağın tehlikelerle dolu bir dünyada hayatta kalmayı becerecek kadar sağlıklı, fiziksel ve ruhsal açıdan sağlam olmasını sağlamak zorundadır. Dolayısıyla çocukların orantılı vücut hatlarıyla ve sağlam bir karakterle donanmasını amaçlar. Anne-babamız flört döneminde hata yaptığı için bizler ideal dengelerden nasibimizi alamamışız. Bu yüzden bazılarımız çok uzun, bazılarımız çok kaslı, bazılarımızsa çok kadınsı; burunlarımız geniş, çenelerimiz sivri. Eğer bu dengesizliklerin böylece sürüp gitmesine izin verilseydi, insan ırkı acayip bir ırk olup çıkardı. İşte bu nedenle yaşam iradesi bizi, kusurları açısından bizimkileri dengeleyecek insanlara doğru yönlendirerek bir sonraki kuşağın fiziksel ve ruhsal açıdan daha dengeli olmasına yardım eder.

''Herkes kendi zayıflıklarını, kusurlarını, türün özellikleriyle farklılık gösteren yanlarını başka bir birey aracılığıyla düzeltmeye, yani dünyaya gelecek çocuğun aynı özellikleri taşımasını, hatta bu özelliklerin çocukta bir anormallik biçiminde ortaya çıkmasını önlemeye çalışır.''

Kusurların etkisiz kılınmasıyla ilgili bu kuram Schopenhauer'ı, insanların neleri çekici bulduklarıyla ilgili tahminler yapmaya yönlendirmiştir. Kısa boylu kadınlar uzun boylu erkeklere aşık olurlar ama uzun boylu erkeklerin uzun boylu kadınlara aşık olması pek enderdir (çünkü farkında olmasalar da ilerde çocuklarının dev gibi birer yaratık olmasından korkarlar).

Sonsuz Mutluluk



Sonsuz mutluluk sizce de sıkıcı değil mi?
Hangimizin ''Sonsuza dek sıkılmadan yapmayı sürdürürüm.'' diyebileceği bir hobisi var?

Ya da şöyle sorayım, bu dünya üzerinde ne kadar yıl yaşamak istersiniz?
100 yıl? 300 yıl? 1000 yıl? Hadi 100.000 yıl olsun.
Bu kadar yaşanmışlığın üzerine hayattan keyif alabilir misiniz?
Hangi güzellik vardır ki hiç bitmesin, her dakika sizi meşgul etsin, bütün egonuzu, benliğinizi ve dikkatinizi bir tek noktaya toplasın? Var mı bu türden bir haz, böylesine bereketli bir meşgale?

Bir süre sonra sıkıntıdan patlayıp, bu kez yok olmak için yalvarır insan. Bana kalırsa, eğer sonsuz hayat diye birşey varsa, ödül değil işkencenin ta kendisi olur.

Günah Keçisi


 
Şeytanın var olduğunu başka insanlara ispatlayamıyorsan, şeytanın var olduğuna kendini nasıl ikna ettin? Peki o halde şeytan nerede?
Carl Sagan'ı, Hawking'i yolundan saptıran, yanı başında durup ''Yaz baba, büyüksün, kalemine kurban!'' diyen O muydu?

Peki ya filozoflar, onların da karıştırdıkları nanelerden Şeytan mı sorumlu?
Nasıl çalışır bu şeytan, işlevi nedir?

Şeytan, insanın içindeki iyilik yapma kabiliyetsizliğinin bir sonucu mu?
Yoksa para karşılığında satın alınan taşları fırlattığımız şu beton parçası mı herşeyin sebebi?
İçimizdeki pisliği üzerine yıkacak birşeyler mi arıyoruz?

13 Mart 2017 Pazartesi

Bir Adamın Tanrısı Bir Başkasının Şeytanıdır




Bilmem farkında mısınız, bilinen bütün iblisler; önceki kültürlerde tanrı olarak hüküm sürmüştür. Tarih boyunca her müteakip uygarlık baskın bir güç haline geldiğinde, ilk eylemleri önceki kültürlere bağlı herşeyi bastırmak ve şeytanlaştırmak olmuştur. Birilerinin tanrısı bir müddet sonra başkalarının şeytanı olmuştur.

Örnek mi istiyorsunuz? Yahudiler, Babilliler'in tanrısı Belial'a saldırmış. Hristiyanlar, Antik Yunanlıların, Keltlerin ve Romalıların tanrılarını defetmiş; Pan, Loki ve Mars. Anglikan İngilizleri, Mimi adıyla bilinen aborjin ruhlarına olan inancı yasaklamak istemiş.

Dikkat edin, Şeytan sivri toynaklarla tasvir edilmiştir, Çünkü Pan'ın da sivri toynakları vardı. Ayrıca Şeytan elinde bir dirgen taşır, tıpkı Neptün'ün üç çatallı mızrağı gibi. Her tanrı görevden alınıp cehenneme sürüldüğünde; uzun yıllar hürmet görmeye ve dikkate alınmaya alışmış bu varlıklar zamanla kötülüğün sembolü haline gelmiştir.

Aradığım Şey




Nasıl olsa öleceğimi biliyorum. Niyetim sonsuza dek yaşamak değil zaten, sonsuza dek yaşayacak birşeyler yaratmak. İhtiyaç duyulmak istiyorum. Birileri için vazgeçilmez olmak, kovaladığım şey. Bütün boş vaktimin kökünü kurutacak, alter egomu ve dikkatimi yiyip bitirecek birşeyler arıyorum.

Mutlu Bir Adamın Günlüğü


Evet, belki acıyı unutmak çok zordur.
Fakat inanın bana, mutlu bir anıyı hatırlamak daha zordur.
Hiç olmazsa acılarımızı anımsatan yara izleri taşırız.

Ölüme Mahkum


Öldüğünüzde, fertiği ilk çekecek şey bedeninizdir. Sonrasında hayalleriniz ve hayata dair beklentileriniz ölecek. Hiçbir boka yaramayan şeyler uğruna harcadığınız vaktinizle birlikte insanları tanımak, onları sevmek, birlikte vakit geçirmek için heba ettiğiniz kayıp zamana olan öfkeniz ölecek. Para kazanmak için ortaya koyduğunuz anlamsız uğraşların hepsi ölecek. Bedeninizin ölmesi işin en kolay kısmı, inanın bana. Düşünsenize; anılarınız ölecek, egonuz ölecek. Gururunuz, utancınız, hırsınız ve umudunuz ölecek. Bütün bu kişisel zırvalıkların yitip gitmesi, asırlar sürecek.