22 Mayıs 2017 Pazartesi

Bir Rüya



Karanlık bir patikada yalnız başıma duruyorum. Hangi yöne gideceğimden emin değilim. Nerede olduğum konusunda hiç bir fikrim yok. Kim olduğumu hatırlamıyorum. Birden arkamda yaşlı bir kadın beliriyor. Gülümsüyor ama dişleri yok.

"Pekala, nedir üçüncü dileğin?" diye soruyor.
"Üç mü?" diyorum. Şaşkınım.

-"Diğer iki dileğime ne oldu?"
-"Diğer iki dileğini kullandın. Ancak ikinci dileğin, bildiğin her şeyi unutmaktı. Bu yüzden sadece bir dilek hakkın kaldı."

Kesik kesik gülüyor yaşlı kadın.
Kararsız bir şekilde "Pekala" diyorum. "Bu söylediğine inanmıyorum fakat denemekten zarar gelmez. Gerçekten kim olduğumu öğrenmek istiyorum. Son dileğim bu."

Gülüyor yaşlı kadın.
"Tuhaf" diyor.
Son dileğimi de yerine getirip uzaklaşıyor.
Giderken ağzından şu sözler dökülüyor:
"Bu, senin ilk dilediğin şeydi."

16 Mayıs 2017 Salı

Günümüzde Evlilik



İlişkiler ve sosyal psikoloji üzerine çalışmalarda bulunan Eli Finkel'in son söyleşisinde oldukça güzel tespitler vardı. Finkel'e göre, 1850'ye dek insanların evlenmesinin ardındaki psikolojik motivasyon Maslow'un gereksinimler hiyerarşisinde yukarı tırmanma durumuydu.

Önceleri insanlar evlenirdi, çünkü evlenmek yiyecek ve barınma güvencesi sağlardı. Yani yoldaşlık bir emtiaydı. Sonra insanlar evlenmeye devam etti, çünkü evlenmek sosyal kabul ve grup desteği sağlıyordu. Sonra insanlar yemeyi, barınmayı ve sosyal statüyü siktir ederek, salt birey sevgisinden ötürü evlenmeye başladılar. Çünkü bu kaynaklar evlilikten bağımsız olarak erişilebilir olmuştu. Bu dediğim Finkel'e göre, yanılmıyorsam 1920-1950 yıllarındaki Amerika için geçerliydi.

Daha sonra, işte Maslow'un gereksinimler hiyerarşisi adını verdiği üçgenin tepesinde yer edindi evlilik dediğimiz şey. İnsanlar, kendilerine olan saygıdan (self-esteem, özsaygı demek ama bana kalırsa burada "kendini beğenmişlik" kastediliyor) ötürü evlenmeye başladılar. "Her ne kadar Jim'i seviyor olsam da Greg ile birlikte olmalıyım. Çünkü o benim statümü, kendime olan güvenimi ve özdeğerimi yükseltiyor. Eh, şimdi ben de koluma Emma Watson'u takıp bir şehir turu atsam, götüm kalkar heralde.

Devam ediyor, Finkel,  son olarak "İnsanlar artık kendi ideallerini gerçekleştirmek için evlenir." diyor. Gün geçtikçe bizi özümüze ve ideallerimize ulaştıran bir partner arar dururuz. Tabi, bu imkansızdır.

9 Mayıs 2017 Salı

Nihilizm ve Varoluşçuluk


 Nihilizmin doktrini, hayatın bizim ona yüklemeye çalıştıklarımız dışında hiç bir anlamı olmadığı yönündedir. Bu, yüzyıllardır süre gelen bir anlam arayışı. Belki felsefe, evrensel bir ahlak yasası ortaya koyabilseydi bunu başarabilirdi. Belki Descartes'in "Düşünüyorum, öyleyse varım" savı veya evrensel vefayı gözeten başka girişimler bu dünyadaki yaşamın malumatını ortaya koyabilirdi. Fakat nihilizm, felsefeyi de elinin tersiyle iter. Felsefenin asla değişmez denilen gerçeği bulamayacağını bir kenara bırakın, böyle bir gerçekliğin var olmadığını söyler. Bunun da bir takım sinir bozucu neticeleri vardır; örneğin Tanrı yoktur, hayatlarımızın bir anlamı yoktur ve hayatımız boyunca edindiğiniz bilgiler ya ispatlanamaz varsayımlara dayalıdır ya da eğitimli beyinlerin tecrübeye dayalı varsayımlarıdır, fakat gelecekte değişmeyeceklerini garanti etmek mümkün değildir. Nihilizm, geleceği önceden tahmin etmede geçmişteki belirsizlikten yola çıkarak felsefeye karşı bir darbe vurur. Mümkün olan her koşulda herhangi bir hipotezi test etmenin mümkün olmaması, kişisel duygularımızın güvenilmezliği ve aynı şeyin farklı insanlar tarafından aynı şekilde tanımlanacağını garanti edemiyor oluşumuz elimizi kolumuzu bağlar. Nihilizm, varlığın kendisini bireyin ötesinde ipsat etmenin mümkün olmadığını söyler ve işte bu yüzden ahlakın bir anlamı yoktur.

Varoluşçuluğu tanımlamak için ise öncelikle bunun zıttını ele almak gerekiyor, yani "özcülük". Platonun formlar üzerine gerçekleştirdiği şu çalışmalarla birlikte filozoflar çok uzunca bir süre herşeyin bir "öz"e sahip olduğuna inandılar. Öz olmadan varlığın bir anlamı olmayacağını düşündüler. Plato, "öz"ün başka dünyalara ait bir kavram olduğunu ve aslında varlığın "öz"ünden ziyade, onun yansımasını bu dünyada gördüğümüzü söyledi. Örneğin, oturduğunuz sandalyeyi düşünün. Özcülere göre her sandalyede bir nevi "sandalye-lik" özü vardır ve bu o sandalyeyi var eden şeydir. Bir özcülük savunucusuna bu sandalyeyi sandalye yapan şeyin ne olduğunu sorduğunuzda ağırlığınızı taşıyan ahşap ayaklardan, kıçınızı koyacağınız düz ve kalın bir levhadan, bir de sırtınızı yaslayacağınız dik bir tahtadan meydana gelen bir nesne olduğunu belirtecek değil mi? İşte varoluşçular bunu kabul etmezler. Onlara göre varlığın kendisi özden önce gelir. Yani "şey"ler bir dış güç tarafından tanımlanmamıştır, gerçeklik görünenden ibarettir, yani varlığın kendisinden.

Varoluşçular, absürdizm hakkında da çokça konuşurlar. Absürdizm, biz nasıl tanımlarsak tanımlayalım, nasıl olmasını istersek isteyelim, evrenin tamamen görünenden ibaret olduğunu savunur. Bunların önemli bir problemi de şunu açıklığa kavuşturamamaktır: Eğer çok güçlü ve sevgi dolu bir Tanrı var ise dünyadaki bunca acı, kötülük ve sefalet neden? Bu noktada nihilistler ve varoluşçular bir Tanrı olmadığı konusunda hemfikirdir. (Tabi Kierkegaard buna katılmaz. Ona göre Tanrı vardır fakat Tanrının neyi yaptığını ve neden yaptığını bilemeyiz. Ben de Ona şunu derim: "Tanımlanamayan bir Tanrı fonksiyonel olarak var olmayan bir Tanrıya eşdeğerdir!") Nihilistler ile varoluşçuların kavgaya tutuştuğu şey ise; varoluşçulara göre varlığı örtülü de olsa, nihai bir amaca veya anlama ulaşamasak da, evren anlaşılabilir. Nihilistler ise evrenin asla anlaşılamayacağını savunur.