Narcissus, bir gölün kenarında çömelir ve gölün berrak suyundan kendini seyreder. Bir gün o kadar fazla eğilir ki dengesini kaybedip göle düşer.
Düştüğü yerde Narcissus(Nergis) adında bir çiçek doğar.
Ama yazar hikayeyi bu şekilde sonlandırmaz.
Narcissus ölünce Orman Tanrısı birden belirir ve gölün berrak suyunun, tuzlu gözyaşına dönüştüğünü farkeder.
''Neden ağlamaklısın?'' diye sorar.
Göl Tanrıçası cevap verir:
''Narcissus için ağlıyorum.''
''Ahhh...'' der Orman Tanrıçası, ''Narcissus için ağlaman hiç de şaşırtıcı değil. Biz her zaman, onun güzelliğini en iyi yansıtan şeyin sen olduğunu düşünürdük.''
''Fakat, Narcissus güzel miydi ki?'' diye sorar göl Tanrıçası.
''Bunu senden daha iyi kim bilebilir ki?'' der Orman Tanrısı, şaşırmış bir edayla...
''Ne de olsa kendini seyretmek için hergün gelip baktığı, senin kıyın değil miydi?''
Göl Tanrıçası bir süre sessiz kalır. Sonra şöyle der:
''Ben Narcissus için ağlıyorum; fakat onun güzel olduğunu hiç fark etmedim. Ağlıyorum çünkü o, benim kıyımda her eğildiğinde; onun gözlerindeki derinlikte kendi yansıyan güzelliğimi görebiliyordum.''
İnsan, bir başkasının güzelliğinin, kendisini yansıtan bir ayna olduğunu göremez.
Kim ne derse desin, insanın eylemlerinin kaynağı daima kişisel mutluluğudur.
Hiç kimseyi gerçekten sevemezsiniz. Ailenizi, akrabalarınızı, dostlarınızı... Aslında siz, onların zihninizde yarattığı güzel duyguları sever, iyiliklerinizle onları beslersiniz. Az beslerseniz zayıf kalır, yitip giderler; çok beslerseniz size yük olurlar.
Cömertlik ağaçlarından topladıklarınız da bir gün tükenir elbet, işte o zaman bu bencil varlık sevmeyi de unutur.
Oysa içsel bir dürtüyle harekete geçmiş eylemde rekabet ne arar? Neden bir başkasını en fazla seven hep siz olmak istersiniz? Yoksa sevmekte, sizi memnun eden birşeyler mi aramaktasınız?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder